Anne Sütünün Yararları
Her zaman sterildir, ısı derecesi idealdir.
Besin ögesi bileşimi bebeğin gereksinmelerine uygundur.
Koruyucu etmenleri içerir.
Sindirime yardımcı aktif enzimler içerir (yağ sindirimi için lipaz)
Enfeksiyonu önleyen ögeler içerir
Hormonlar ve büyümeyi sağlayan ögeleri içerir
Anne sütü alan bebeklerde solunum yolu ve mide-barsak enfeksiyonları daha az görülür.
Anne sütü verilmesi orta kulak iltihabı riskini azaltır.
Anne sütü çene ve diş gelişimini sağlar.
Bazı kronik hastalıkların oluşma riskini azaltır (tip I diyabet, çölyak hastalığı, obezite, koroner kalp hastalığı gibi).
Alerjiye karşı koruyucudur ve bebeği pişikten korur.
Bebeğin ruhsal, bedensel ve zihinsel gelişimine yardımcı olur.
Ucuzdur, hazırlama sorunu gerektirmez.
Anne ve bebeği arasındaki duygusal bağı güçlendirerek sevgi dolu bir ilişkiyi kolaylaştırır.
Annenin sağlığını korur. Emziren annelerde göğüs kanseri, yumurtalık kanseri, kemik erimesi ve kansızlık (anemi) oluşumu azalır. Anne sütü uterusun eski haline dönmesine yardımcı olur, anneyi aşırı kan kaybından korur.
Anne Sütü Verilirken Dikkat Edilmesi Gereken Noktalar
Doğumdan sonraki ilk yarım-bir saatte emzirmeye başlanmalıdır. Emzirme süresince (öncesi ve sonrası) bebeğe hiçbir içecek verilmemelidir.
İlk 6 ayda bebeklere sadece anne sütü verilmelidir. Tamamlayıcı besinlere 6 aydan önce başlanmamalıdır.
6 ayın üzerindeki tüm bebekler tamamlayıcı besin almalıdır ve anne sütüne tamamlayıcı besinler ile birlikte 2 yaşına kadar veya daha fazla devam edilmelidir.
Bebeğin aldığı ilk süt (ağız sütü) besleyicidir ve az miktarlarda emme bile süt üretimine yardımcı olur.
Süt üretimini arttırmak için, bebekle anne doğumdan sonra aynı odada olmalı ve emme hemen başlamalıdır.
Anne laktasyon dönemine uygun, yeterli ve dengeli beslenmeli, bol sıvı tüketmelidir. Anneye her gün süt, ayran, limonata, şerbet, şekerli taze meyve suları verilmeli, çay ve kahveden uzak durması söylenmelidir.
Annenin dinlenmesi sağlanmalıdır, anneye ruhsal yönden yardımcı olunmalıdır. Bebeği ile tensel temas kurmalıdır.
Anneye özgüven kazandırıcı yakınlık ve ilgi gösterilmeli ve sakinleşmesi sağlanmalıdır.
Bebekler anne sütü ile beslendikleri dönemde büyüme ve gelişme açısından mutlaka izlenmelidir.
Tamamlayıcı Beslenme
Bebeğin sağlıklı büyüme ve gelişmesinin sağlanması uygun besinlerin verilmesi ile olanaklıdır. Anne sütü ilk 6 ay tek başına yeterli olmaktadır, ancak bu dönemden sonra bebeklerin gereksinmelerini tek başına karşılayamadığı için bebeklerin beslenme programlarına bazı eklemeler yapmak gerekmektedir. Anne sütünün tek başına süt çocuğunun enerji ve besin öğeleri gereksinmesini tam olarak karşılamadığı dönemde başlayan ve diğer yiyecek ve içeceklerin anne sütü ile birlikte verildiği sürece “tamamlayıcı beslenme” adı verilmektedir. Tamamlayıcı beslenme anne sütünden erişkin birey beslenmesine geçiş dönemi olarak da adlandırılmaktadır. Bu dönemde bebek değişik tat, lezzet ve yapıda besinlerle tanışır. Tamamlayıcı besinler, geçiş besinleri (süt çocuğu için özel hazırlanmış besinler) ve aile yemekleri (ailenin diğer fertlerinin sofrada tükettiği besinler) olmak üzere iki grupta incelenmektedir. Tamamlayıcı beslenme ile birlikte emzirmenin sürmesi çocuk sağlığı açısından önem taşımaktadır. Uygun zamanda başlatılan ve kurallara uygun şekilde sürdürülen tamamlayıcı beslenme, bebeğin bir yaş civarında aile sofrasındaki yiyecekleri tüketebilecek olgunluğa ulaşmasını sağlar.Tamamlayıcı besinlere zamanında başlanmalı, besinler yeterli, güvenilir ve uygun olmalıdır.
Tamamlayıcı Besinlere Başlama Zamanı
Büyüyen ve giderek hareket yeteneği artan bir süt çocuğunda, altıncı aydan itibaren sadece anne sütü verilmesi, enerji ve besin ögeleri gereksinmelerini tek başına karşılayamamaktadır. Altıncı aydan sonra başlanan geçiş besinleri, bebeğin anne sütü ile beslenmesinden aile yemeklerine geçişte köprü görevi görür. Tamamlayıcı beslenmenin uygulanması gereken dönem 6 aydan sonradır. Altıncı ayda başlanan geçiş besinleri süt çocuğunun değişik tat, lezzet, kıvamda besinlere alışmasını sağlarken, aynı zamanda yeme işlevi ile ilgili sinirlerin gelişimine yardımcı olur.
Tamamlayıcı Beslenmeye Geçiş Zamanına Etki Eden
Etmenler Nelerdir?
Bebeklerin katı besinlerle beslenme yetenekleri, nöromüsküler, sindirim, boşaltım ve savunma sisteminin olgunlaşması ile ilişkilidir. Altıncı aydan itibaren bebekler daha güçlü besinleri sindirebilecek mide-barsak ve sinir sistemi gelişimine ulaşmış olurlar. Bebeklerin tükettikleri besin türlerine göre ilk 18 aydaki gelişimlerine ilişkin bilgiler verilmiştir.
Bebeğin nöromüskuler gelişimi, onun belirli kıvamda yiyecekleri almaya hazır olduğu yaş sınırını belirler. Başlangıçta (6-7. aylarda) besinler yumuşak kıvamda ezme şeklinde verilmeli, 7-8. aylarda püre şeklinde çok pütürlü olmayan besinler ile devam edilmeli ve bebekteki çiğneme hareketleri ve sıvı içme becerileri izlenmelidir. Püre şeklindeki yiyeceklere bebeğin çiğneme yeteneğinin kazanıldığı döneme kadar devam edilmeli, daha sonra (8-12. aylarda) kıvam dereceli olarak (püre kıvamında çatalla ezilmiş besinler) artırılmalıdır. Bu aylarda bebeklerde verilen besini ağızda döndürme becerileri gelişir. Bebek bir yaşında aile yemeklerini yemeğe hazır duruma gelmeli ve aile sofrasında yerini almalıdır. Bebeklerin dişlerinin çıkması, çiğneme işleminin başlamasına katkıda bulunmaktadır. Eğer, tamamlayıcı besinin kıvamı bebeğin gelişimine uygun değilse, bebek yeterli miktarda besini tüketemez ya da gereken miktarın çok üstünde alır. Bebeğin katı besinlere geçişi 10. aya kadar geciktirilirse, bu dönemde gelişen beslenme ile ilgili davranış bozuklukları, daha sonraki dönemlerde devam etmektedir. Bu nedenle, yaş ile birlikte besin kıvamının dereceli olarak arttırılması önerilmektedir.
Tamamlayıcı Beslenmeye Erken ve Geç Başlamanın Dezavantajları
Tamamlayıcı besinlere erken başlama ile anne sütü verimi ve anne sütü verme süresi azalır.
Tamamlayıcı besinler önemli bir bulaşma kaynağı olduğu için bu besinlere erken başlama ile anne sütündeki koruyucu etmenler daha az alınır. Bu nedenle bebeklerde hastalık görülme oranı ve bu hastalıklara bağlı ölüm riski artar.
Tamamlayıcı besinlerin besin değerleri anne sütüne göre daha düşüktür ve anne sütünün yerine geçemezler.
Tamamlayıcı besinlere erken başlama sonucunda anne sütü ile beslenme süresinin kısalması, bebeğin anne sütünden yararlanmamasına neden olur.
Tamamlayıcı besinlere erken başlanması ve anne sütü ile birlikte aynı öğünde kullanılması anne sütündeki demir, çinko gibi birçok besin öğesinin emilimini azaltır.
Tamamlayıcı besinlere erken başlanması sonucu atopik hastalıklar, astım, tip 1 diyabet, alerjik hastalıkların, enfeksiyon hastalıklarının ve özellikle barsak villus işlevlerinin bozulması riski artar.
Tamamlayıcı besinlere geç başlanması sonucunda ise bebeğin büyüme ve gelişmesi duraksamakta, malnütrisyon (kötü beslenme) ve çeşitli vitamin mineral yetersizlikleri oluşmaktadır.
Tamamlayıcı besinlere geç başlanması ile demir ve çinko gibi mikro besin eksiklikleri oluşmaktadır. Çünkü 6. aya kadar bebeğe yeterli miktarda demir ve çinko sağlayan anne sütü, bu süreden sonra tek başına yetersiz kalmaktadır.
Ayrıca tamamlayıcı besinlere geç başlama ile bebeğin çiğneme gibi yeme işlevlerinin gelişimi ile yeni tat ve yapıdaki besinlere alışması gecikir.
Eğer ilk 6 aylık dönemde anne sütü azalıyorsa (yanlış emzirme tekniği sonucu veya göğüslerdeki sütün tamamen boşaltılmaması sonucu), önce anneye anne sütünün arttırılmasına yönelik eğitim verilmeli, yanlışlar düzeltilmeli ve tamamlayıcı besinlere gereksiz yere erken başlanmamalıdır
Yaşamın ilk 15 haftasından önce tamamlayıcı besinlere geçen çocuklar, 6 aydan sonra tamamlayıcı besinlere geçen çocuklarla karşılaştırıldıklarında, 7 yaşında solunum sistemi bozukluklarının daha sık olduğu (sırasıyla % 21 ve % 10) ve vücut yağlanmasının daha yüksek olduğu (sırasıyla % 19 ve % 17) gösterilmiştir.
Tamamlayıcı Besinlerin Yeterliliği ve Uygunluğu
Yaşamın ilk iki yılında hızlı büyüme ve gelişmeden dolayı, süt çocuğunun kilogramı başına düşen enerji gereksinmesi çok yüksektir. Günde 500 mL anne sütü alan süt çocuklarda, anne sütü 6 aydan sonra günlük enerjinin %31’ini, proteininin %38’ini, A vitamininin %45’ini ve C vitamininin %95’ini karşılamaktadır.
Enerji: Anne sütü ile beslenen bebeklerin enerji alımları 6-8 aylık bebekler için 413 kkal, 9-11 aylık bebekler için 379 kkal ve 12-23 aylık bebekler için 346 kkal/gün düzeyindedir. Ancak enerji gereksinmeleri 6-8 aylık bebekler için 682 kkal/gün, 9-11 aylık bebekler için 830 kkal/gün ve 12-23 aylık bebekler için 1092 kkal/gün olarak belirlenmiştir. Böylece bu yaş grubu bebekler için tamamlayıcı besinlerden alınması gereken enerji miktarları sırasıyla 275 kkal/gün, 450 kkal/gün ve 750 kkal/gün’dür. Eksik olan enerji gereksinmesini tamamlayıcı besinlerden sağlayabilmek için, bu besinler yeterli enerji içeriğine sahip olmalı ve her gün belirlenen sıklıkla bebeklere verilmelidir. Tamamlayıcı beslenmeye geçen bebeklerde farklı beslenme sıklıkları ve farklı öğün bileşimlerinin toplam günlük enerji alımına etkisini inceleyen klinik çalışmalarda, hem öğünün enerji içeriğinin hem de öğün sayısının bebeklerin toplam enerji alımlarına etkisi olduğu gösterilmiştir.
Kompleks Karbonhidratlar ve Şekerler: Bebekler için hazırlanan tamamlayıcı besinlerin büyük bir çoğunluğunu tahıllar oluşturmaktadır ve bu besinlerdeki nişasta temel karbonhidrat ve enerji kaynağıdır. Kompleks karbonhidratlar ise insan beslenmesinin vazgeçilmez bir parçasıdır. Bitkisel besinler nişastanın yanında posa (nişasta olmayan polisakkaritler) ve lignin de içermektedir. Bu besinler ince barsakta tamamen sindirilmeden kolona ulaşırlar ve kolondaki mikroflora (anaerobik bakteriler) tarafından fermentasyona uğrarlar. Kolondaki bakteri florası ve fermentasyon sonucu oluşan kısa zincirli yağ asitleri modeli bebeklik dönemi süresince değişmektedir. Yapılan çalışmalarda bu besinlerin sağlık için gerekli olduğu gösterilse de, çocukların ince barsaklarında ne tür bir etkilerinin olduğunun tam olarak bilinmediği saptanmıştır.
Prebiyotik olarak adlandırılan oligosakkaritler (özellikle frukto ve galakto oligosakkaritler) bifidobakterilerin üremesini arttırılar. Anne sütünde doğal olarak oligosakkaritler bulunmaktadır ve bu oligosakkaritler ve diğer kompleks karbonhidratlar, kolonik mikroflorayı düzenlerler ve fermentasyon ürünlerinin yararlı biyolojik etkilerinden dolayı prebiyotik etki gösterirler.
Hem in vivo hem de in vitro olarak tamamlayıcı besinlerin içerdiği nişasta ve diğer kompleks karbonhidratların sindirim fizyolojilerini anlamak için daha fazla çalışma yapılmasına gerek duyulmaktadır.
Protein ve Amino Asitler: Tamamlayıcı beslenme esnasında protein gereksinmesini karşılamak oldukça zordur. Protein gereksinmesi (toplam protein ve g/kg vücut ağırlığı) erken bebeklik döneminde, 6-12 aylar arasındaki bebeklere göre daha yüksektir. Güvenilir alım düzeyi 6-9 aylık bebekler için 1.09 g/kg, 9-12 aylık bebekler için 1.02 g/kg ve yetişkinler için 0.8 g/kg’dır. Enerji gereksinmesi ise 9-12 aylık bebekler için 89 kkal/kg düzeyindedir. Buna göre 9-12 aylık bir bebek için enerjinin proteinden gelen oranı % 5 civarındadır. Bu düzey anne sütündeki proteinin enerjiye oranına karşılık gelmektedir. Altı ay boyunca sadece anne sütü alan bebeklerde protein gereksinmesi karşılanmaktadır.
Böbrek Solüt Yükü: Osmolalite 1 kg çözücü içerisinde dağılmış halde bulunan osmotik yönden aktif partiküllerin miktarını (mOsm/kg) gösterir. Serumdaki osmotik yönden aktif moleküller, glikoz, kan üre azotu (BUN), katyonlar ve anyonlardır. Serum osmolaritesi 275-295 mOsm/l’dir. Endojen veya diyet kaynaklı olan ve böbrekler tarafından atılan solütlerin toplamı “Böbrek Solüt Yükü” olarak adlandırılmaktadır. Yüksek enerjili diyetlerde düşük sıvı alımı, ateşte olduğu gibi anormal derecede su kaybı, çevre ısısının yüksek olması, diyare, böbrek hastalıkları, protein enerji malnütrisyonu ve bazı hastalıklarda böbrek solüt yükü artmaktadır.
Yağlar ve Yağ Asitleri: Yağlar küçük çocuklarda temel enerji kaynağıdır. Anne sütündeki yağ oranı enerjinin % 40-55’i kadardır, oysa tamamlayıcı besinler karbonhidratlardan zengin oldukları için yağ miktarları düşüktür. Tamamlayıcı besinlere başlanması ile enerjinin yağdan gelen oranı önemli düzeyde azalmaktadır. Bebeklerde düşük yağlı diyetlerin uygulanması ile yağda eriyen vitaminlerde, çoklu doymamış yağ asitlerinde ve enerji metabolizmasını düzenleyen diğer antioksidantlarda yetersizlik görülebilmektedir. Küçük çocuklarda toplam yağ alımının daha sonraki yaşlarda kardiyovasküler hastalıkların önlenmesi için önemli olduğunu gösteren çalışmalar olmakla birlikte, diğer bazı çalışmalarda da sadece toplam yağ alımının değil doymuş ve trans yağ asitleri alımının azaltılmasının lipoprotein metabolizması üzerine olumlu etkilerinin olacağı gösterilmiştir
Toplam yağ alımı yağda eriyen antioksidant vitaminlerden E vitamini alımı ile de ilişkilidir. E vitamini dolaşımdaki kolesterol ve düşük dansiteli lipoproteinlerin oksidasyonunu önlemekte, uzun dönemde kardiyovasküler hastalık riskini düşürmektedir. Epidemiyolojik çalışmalarda 1920’li yıllarda doğan ve yaşamın ilk yılı süresince düşük yağ ve enerji alımından dolayı büyüme ve gelişme geriliği gözlenen bireylerin daha sonraki yaşamlarında, kardiyovasküler mortalite riskinin arttığı gösterilmiştir. Ancak yağ alımının arttırılması daha sonraki yıllarda obezitenin gelişmesine katkıda bulunmaktadır.
Vitamin ve Mineraller: Tamamlayıcı besinlerde bulunan vitamin ve minerallerin yeterli olup olmadığı tüketilen miktarına ve biyoyararlılığına bağlıdır. Gelişmekte olan birçok ülkede tahıllar ve nişasta içeren kök ve yumru sebzeler tamamlayıcı besin olarak kullanılmaktadır. Bu besinler genellikle çorba olarak kullanılmakta ve kullanılan miktarları az olduğu için enerji , vitamin ve mineral içerikleri düşük olmaktadır. Ayrıca bu besinlerin fitik asit, polifenol ve/veya diyet posası içerikleri yüksek olduğu için vitamin ve minerallerin emilimi engellenmektedir. Demir ve çinkonun biyoyararlılığını etkileyen bazı diyet bileşenleri vardır. Bu nedenle FAO (Besin ve Tarım Örgütü) ve Dünya Sağlık Örgütü (WHO) önerileri doğrultusunda tamamlayıcı besinler demir ve çinko içeriklerine göre yüksek, orta ve düşük biyoyararlılıkta olmak üzere 3 grupta incelenmektedir. Demir ve çinko biyoyararlılığı öğünün hayvansal ve balık protein miktarının, bitkisel protein miktarına oranlanmasına bağlıdır. Ayrıca demirin biyoyararlılığı öğünün C vitamini içeriğine ve ayrıca bazı bireylerde aynı anda tüketilen çay ve kahve oranına bağlı olarak değişmektedir. Çinko için günlük kalsiyum alımı (1 g/gün) ve günlük fitat/çinko oranı (5-15) önemlidir (bu oranın 15’in üzerinde olması çinko biyoyararlılığını etkiler). Rafine olmamış tahıllardan ve kurubaklagillerden oluşan tamamlayıcı besinlerin birçoğunda bu oran 15-36 arasında değişmekte ve pirince dayalı tamamlayıcı besinlerde ise bu oranın daha düşük olduğu (yaklaşık olarak 15) bilinmektedir.
Bakır, manganez, selenyum ve iyot gibi elementlerin biyoyararlılığını etkileyen diyet bileşenlerine ilişkin çok fazla çalışma bulunmamaktadır. Hayvansal proteinden zengin tamamlayıcı besinlerde demir, çinko, bakır, selenyum ve iyot gibi bazı eser elementlerin biyoyararlılıkları ve/veya miktarları artmakta, fitat/çinko oranları ise azalmaktadır.
Düşük yağ içerikli tamamlayıcı beslenmede, anne sütü ile beslenmeye de son verildiyse, yağda eriyen vitaminlerin (A, D, E, K) ve karotenodilerin biyoyararlılığı düşmektedir. Posa özellikle de pektinler gastrik boşalmayı geciktirerek ve misel oluşumunu engelleyerek β-karoten emilimini azaltmaktadır.
Yapılan bir çalışmada 9-12 aylık bebeklerde anne sütü ile birlikte tamamlayıcı besinlerin kullanılması ile C vitamini, folat, B12 vitamini ve iyot gereksinmelerinin karşılandığı gösterilmiştir. Ancak anne sütünün yanında bu besinlerin kullanılması ile A vitamini gereksinmesinin % 12’sinin, bakır ve riboflavin gereksinmesinin % 25-50’sinin, tiamin, mangan gereksinmelerinin % 50-75’inin, niasin, çinko ve demir gereksinmelerinin % 75-100’ünün karşılandığı bulunmuştur. Bu çalışmada tamamlayıcı beslenmenin eser elementleri yeterli miktarda sağladığı gösterilmiştir.
Özellikle bitkisel kaynaklı besinlerin demir, çinko, kalsiyum gibi mineral içerikleri 6-24 aylık dönemde süt çocuğunun gereksinimlerini karşılayamamaktadır. Bazı bebeklerde hayvansal besinlerin diyete eklenmesi yeterli olmakla birlikte, pahalı olması nedeniyle gelişmekte olan ülkeler için pratik bir çözüm değildir. Altı ile 12 aylık bebeklerin tüketebileceği hayvansal besin miktarı, genellikle demir, kalsiyum, bazen de çinko gereksinimini karşılayamaz. Gelişmiş ülkelerde özellikle demir ile zenginleştirilmiş besinlerin tüketilmediği durumlarda anne sütü ile beslenen bebeklerin ortalama demir alımları yetersiz olabilmektedir. Gelişmiş ülkelerde tamamlayıcı besinlerdeki çinko miktarının da yetersiz olduğu görülmüştür. Gelişmekte olan ülkelerde süt çocuklarına ek olarak vitamin ve mineral verilmesi veya tamamlayıcı besinlerin içerisine eklenmesi önerilmektedir.
Öğün Sıklığı
Tamamlayıcı besinlerin verilme döneminde öğün sayısı besinlerin enerji yoğunluğuna ve her öğünde tüketilen miktarlarına bağlıdır. Sağlıklı beslenen anne tarafından emzirilen süt çocuğunun tamamlayıcı besinlerden alması gereken günlük öğün sayısı 6-8. aylar arasında 2-3 kez, 9-11. aylar arasında 3-4 kez, 12-24. aylar arasında 3-4 kez olmalıdır. Eğer her öğünde alınan besinin enerji yoğunluğu düşükse veya bebek emzirilmiyorsa öğün sıklığı arttırılmalıdır. Öğün sıklığının gerekenden daha fazla olması anne sütünün daha az alınmasına yol açar. Ayrıca fazla miktarda besin hazırlığına, besinin uzun süre saklanmasına, bulaşma riskinin artmasına, güç ve zaman kaybına neden olmaktadır. Bir yaş sonrası çocuğun besin tüketimine göre 5 veya 6 farklı besin verilmesi önemlidir.
Tamamlayıcı Besinlerin Güvenilirliği
Zararlı mikroorganizmalarla bulaşmış tamamlayıcı besinler (özellikle besin hazırlanmasında kullanılan su), ishal oluşmasına neden olabilmektedir. Bu nedenle 6 ay süresince sadece anne sütü alan bebeklerde, tamamlayıcı besinlerin başlanması ile ishal oluşum sıklığı artmaktadır. Dünyada her yıl 1.8 milyon çocuğun ishalli hastalıklar nedeniyle öldüğü bilinmektedir. Besin kaynaklı enfeksiyonlar iştahsızlığa neden olmaktadır. Besin alımının azalması, ishal, kusma malabsorpsiyon ve ateş nedeniyle artan besin öğesi kayıpları bebek ve çocukların immün sistemlerini etkilemekte, büyüme ve gelişmeleri etkilenmektedir. Yapılan çalışmalarda ishalli hastalıkların ve diğer besin kaynaklı enfeksiyonların önemli bir bölümünün ev ortamında besinlerin hijyenik olmayan koşullarda hazırlanması ile oluştuğu gösterilmiştir. Besinlerin kontaminasyon kaynakları çeşitlidir. Çiğ besinlerin kendileri kontaminasyonun kaynağıdır. Ayrıca besin hazırlama ve depolama koşulları çapraz bulaşma riskini arttırmaktadır. Besin kaynaklı enfeksiyon hastalıklarını önlemek için besinlerin tüketilmeden en az birkaç saat önce hazırlanması, patojenlerin üremesine veya toksinlerin oluşumuna uygun olmayan sıcaklık ve nem ortamlarında saklanması, besindeki patojenleri azaltmak için yeterli miktarda ısıtılması gerekmektedir. Besinlerin hazırlanmasından önce annenin ellerinin, yemekten önce annenin ve bebeğin ellerinin yıkanması uyulması gereken en önemli temizlik kuralıdır. Besinlerin hazırlanması ve sunulmasında temiz kase, bardak, kaşık v.s kullanılmalı, temizlenme güçlüğü nedeni ile biberon kullanılmamalıdır.
Süt Çocukları İçin Uygun Tamamlayıcı Besinler
Bitkisel ve hayvansal kaynaklı çok sayıda besin, tamamlayıcı beslenmede yer almaktadır. Tahıllar, kök bitkiler, sebze ve meyveler, baklagiller bitkisel kaynaklı besinleri oluştururken; et, karaciğer, balık, deniz ürünleri, yumurta, süt ve süt ürünleri başlıca hayvansal kaynaklı besinleri oluşturur.
Süt: Taze inek sütü büyümekte ve gelişmekte olan çocuklar için önemli bir besin kaynağıdır. Ancak, altıncı aydan önce sindirim sisteminde mikro düzeyde kanamalara yol açması, düşük demir içeriğine, yüksek protein ve sodyum içeriğine sahip olması (anne sütüne göre 2-3 kat daha fazla), anne sütünün yerini almaması gibi özellikleri nedeniyle inek sütü bazı ülkelerde dokuzuncu aydan önce önerilmemektedir. Ancak inek sütünün demir yetersizliği anemisine neden olmaması için diyetin geri kalanının demir içeriği ve günlük verilen süt miktarı da önem taşımaktadır. İnek sütü Amerika ve İngiltere’de yaşamın ilk 1 yılından sonra, Kanada ve Danimarka’da 9. aydan sonra, İsveç’te ise 10. aydan sonra önerilmektedir.
Bununla birlikte inek sütü ülkemizde altıncı aydan sonra tamamlayıcı besinlerin hazırlanmasında, küçük miktarlarda kullanılmaktadır. Anne sütü miktarı yeterli düzeyde ise 6. aydan sonra (>500 ml/gün), bebeklere ayrıca inek sütü vermeye gerek yoktur. Anne sütünün azaldığı durumlarda veya ticari mamaların alınamadığı durumlarda ailenin ekonomik durumu göz önüne alınarak 6. aydan itibaren diğer besinlerle birlikte inek sütü verilebilir. Ancak, inek sütü tek başına, başka hiçbir tamamlayıcı besin verilmediğinde, kansızlık yapabilir. İnek sütünün geç süt çocukluğu döneminde aşırı tüketimi, bebeklerin yeni tat ve lezzetlere alışmasını ve besinlerin çeşitlenmesini engeller, yeme işlevlerinin gelişimini geciktirir. Ayrıca, inek sütü demir içeriği ve biyoyararlılığı düşük olması nedeniyle tek başına aşırı tüketilmesi durumunda demir eksikliğine neden olabilir. Bir yaşında bir bebek günde 1 lt süt tüketiyorsa enerji gereksinmesinin 2/3’si sütten karşılanmaktadır. Bu miktarda süt tüketen bebek tek taraflı beslenmiş olacaktır.
İnek Sütünün;
Olumlu yönleri
Yüksek kaliteli protein içerir
Diyet hayvansal protein içermiyorsa büyümeyi destekler
Bazı besin öğelerinin iyi kaynağıdır (retinol, β karoten, fosfolipidler, riboflavin, fosfor gibi)
En önemli kalsiyum kaynağıdır.
Potansiyel olarak olumlu etkileri olduğu düşünülen peptidleri, konjuge linoleik asidi içermektedir.
Olumsuz yönleri
Düşük biyoyararlılığıa sahip düşük miktarda demir içerir.
Gastrointestinal kanamalara neden olabilir (geç bebeklik döneminde daha az olmak üzere)
Protein ve bazı mineralleri yüksek miktarlarda içermesi böbrek solüt yükünün yüksek olmasına neden olmaktadır.
Doymuş yağ içeriği yüksektir.
Eğer süt tüketimi fazla olursa bebeğin diyeti tek yönlü olur, iştah azalmasına neden olabilir ve diyette çeşitlilik olmadığı için bazı besin öğelerinde yetersizlik ortaya çıkabilir.
İnek sütünde esansiyel yağ asitleri, C vitamini, çinko ve niasin düzeyleri düşüktür. Düşük yağ içerikli sütler (1.5-1.8 g/1000 ml), bir yaş öncesi (bazı ülkelerde 2-3 yaş öncesi), yağsız sütler (<0.3 g/1000 ml) ise 5 yaş öncesi önerilmez. Yağı azaltılmış inek sütünün enerji, yağ asitleri ve yağda eriyen vitaminlerden A ve D vitaminleri içeriklerinin düşük olması nedeniyle bebeklerde kullanılması uygun değildir.
Devam Mamaları: Bebek mamaları gıda maddeleri tüzüğünde “bebek ve süt çocuğunun beslenmesi amacıyla hazırlanıp satışa çıkarılan gıda karışımlarıdır” diye tanımlanmaktadır. 24 Şubat 1968 yılında 12825 sayılı yasa ile yürürlüğe giren bu bölümde mamaların: bebek ve çocukların besin öğeleri gereksinmelerini karşılaması, sindirim bozukluklarına neden olmaması ve patojen mikroorganizmaları içermemesi yasal koşullar olarak belirlenmiştir. Bugün çocuk mamaları uluslararası kuruluşların önerilerine uygun olarak hazırlanmaktadır.
Devam mamaları 6. aydan sonra ek besinlere başlanan bebeklerde kullanılan, bu bebeklerin zaman içerisinde değişen enerji ve besin öğeleri gereksinmelerine uygun hazırlanmış, önemli besleyici özelliklere sahip süt bileşenleridir. Demir, çinko, C vitamini, kalsiyum, fosfor, β-karoten ve elzem aminoasitlerden zengin besinlerdir.
Kaşık Mamaları, Hazır Ek Besinler: Altıncı ayın sonundan itibaren ek besinlere geçiş döneminde kaşık mamaları, bebeklerin günlük diyetlerine eklenmek suretiyle verilen besinlerdir. Çok değişik şekilleri bulunmaktadır (meyveli, sebzeli, tahıllı, sütlü veya karışım gibi). Biyolojik değeri yüksek süt proteinleri ve bitkisel proteinleri, sindirimi kolay bitkisel yağları, sukrozu en düşük seviyelere indirilmiş karbonhidratları ve biyolojik değeri yüksek süt minerallerini (kalsiyum ve fosfor gibi) ve demir içermektedir. Vitamin ve minerallerle zenginleştirildiği için yemek hazırlama esnasında oluşabilecek kayıplar en aza indirgenmiş olur. Kaşık mamaları ve hazır ek besinler yapay renklendirici, aroma ve katkı maddeleri içermemelidir. Bebeklerde kullanılacak tamamlayıcı besinlerin ev koşullarında taze olarak hazırlanması önerilmektedir. Kaşık mamaları ve hazır ek besinleri özellikle çalışan annelerin çalışma dönemlerinde besin hazırlamada yaşadıklar zorluklar nedeniyle önerilebilir.
Yoğurt: Laktobasillus bulgaricus, laktobasillus asidefilus ve streptokokus termofilus karışımı kültürlerin 40-45 0C’de sütü fermantasyona uğratması sonucu oluşan bir besindir. Yoğurt ile sütün bileşimi arasında fermentasyon sonucu bazı değişiklikler oluşmaktadır. Temel farklılık ise laktoz yoğunluğundadır. Fermantasyon ile sütteki laktozun % 20’si parçalanarak yoğurtta laktik aside dönüşmektedir. Bu nedenle yoğurttaki laktoz miktarı süte kıyasla daha düşüktür. Fermantasyon, sıvı şekildeki sütün raf ömrünü uzatmakta ve düşük pH oluşturarak mikroorganizmaların üremesini engellemektedir. Laktik asit üretiminin artması ile pH: 3,7-4,3’e çıkar. Yoğurt, kefir, peynir fermente süt ürünüdür. Fermente sütlerin, sıvı süt ile besin içeriği aynıdır. Protein, kalsiyum, fosfor, riboflavin yönünden zengindir. Fermentasyon yoluyla laktoz, glukoz ve galaktoza parçalanır. Düşük pH, “hem” olmayan demirin emilimini kolaylaştırır. Laktobasillus bulgaricus’un barsak mukozasını koruyucu işlevi vardır. Laktobasillus bulgaricus doğal bağışıklamada etkili ve antiviral özelliğe sahip sitokinlerden interferon-α ve β üretimini uyararak hücresel bağışıklığı arttırır.
Peynir: Peynir yapımından sonra laktoz ilk 10 gün içerisinde laktik aside dönüşmektedir. Taze tüketilen, yani nem oranı yüksek peynirlerin laktik asit içeriği fazladır (% 2-3 civarında). Sert peynirlerin laktik asit içeriğinin bir bölümü kalsiyum laktat halinde kalır. Yumuşak peynirlerin laktik asit içeriği de özellikle yüzeysel küfler tarafından tüketilmekte ve ileri olgunlaşmada tümüyle yok olmaktadır. Bebek beslenmesinde peynir pastörize sütten yapılmış ve tuzsuz olması koşuluyla, 9. ayda küçük miktarlarda kullanılabilir.
Et: Et, önemli miktarda biyolojik değeri yüksek protein ve biyoyararlılığı yüksek demir ve çinko gibi mineralleri, B6 ve B12 vitaminlerini içerir. Etin yağ oranı enerji değerini arttırırken, besin değerini düşürür. Et daha çok palmitik ve stearik asit gibi doymuş yağ asitlerinden zengindir. Tavuk, hindi gibi kanatlı kümes hayvanlarının etleri ise koyun ve sığır etine göre daha az yağ, doymuş yağ, kolesterol ve demir ile kırmızı ete göre daha fazla protein, riboflavin, niasin, B6 ve B12 vitamini içermektedir. Etin lifli yapısı, bebekler tarafından tüketilmesini güçleştirdiğinden diğer tamamlayıcı besinlerin (sebze püreleri v.s) içinde, kıyılmış ya da küçük parçalara ayrılmış şekilde kullanılmalıdır.
Karaciğer: Çok zengin protein ve mikro besin öğeleri kaynağıdır. Yağ oranının düşük olması, kolay pişmesi, püre haline gelebilmesi dolayısıyla kullanılması nadir önerilen tamamlayıcı besinlerdendir. B12 vitamininin iyi bir kaynağı olan karaciğer, 1 yaşından sonra ve sağlıklı hayvanlardan elde edilmesi koşuluyla az miktarlarda kullanılabilir.
Balık ve Deniz Ürünleri: Balık, biyolojik değeri yüksek protein ve esansiyel aminoasit kaynağıdır. A, K ve B grubu vitaminleri, fosfor ve çinko kaynağıdır. Kılçık kısımları ile yenilebilen balıklar iyi bir kalsiyum kaynağıdır. Somon, tuna, sardalya, uskumru, ringa balığı gibi yağlı balıklar yüksek oranda omega-3 çoklu doymamış yağ asitleri içerir ve bu yağ asitleri nöromotor gelişim için önemlidir. Tuzlu su balıkları iyi bir iyot kaynağıdır.
Yumurta: Biyolojik değeri yüksek protein ve esansiyel aminoasitleri içerir. Büyümekte olan laboratuar hayvanları üzerinde yapılan çalışmalarda yumurta proteinlerinin % 100 oranında vücut proteinlerine dönüşebildiği gösterilmiştir. Yumurtada önemsiz miktarda karbonhidrat vardır. Yumurta yağının 1/3’ini doymuş, % 10 kadarını çoklu doymamış, kalanı da tekli doymamış yağ asitlerinden oluşur. Yağlar yumurtanın sarısında bulunur. Yumurtanın sarısı demir, A vitamini ve B grubu vitaminlerden zengindir. Alerjik olması nedeni ile altıncı aydan önce önerilmez. Salmonella besin entoksikasyonu riski olduğundan iyi pişirilmeli veya ayarı katı kıvamda tüketilmelidir. Yumurtanın proteinleri ısı etkisi ile katılaşır. Yumurtanın akı 60 0C’de, sarısı ise 70 0C’de katılaşır. Normal katılaşmış fakat fazla pişirilmemiş yumurtanın sindirimi kolaylaşır. Besin değerinin yüksek olması ile ucuz ve kaliteli protein kaynağı olması en önemli üstünlüğüdür. Altıncı aydan itibaren yumurta sarısı az miktarlarda başlanmalı ve her gün verilmelidir.Yumurta beyazı alerjen etki gösterebileceği için 8.-9. aylarda başlanabilir.
Tahıllar: Tüm toplumlarda ana besin öğesidir. Buğday, arpa, pirinç, çavdar, yulaf ve mısır başlıcalarıdır. Büyük oranda karbonhidrat (% 65-70) içerirler. Karbonhidrat içeriğinin büyük kısmı nişastadan oluşur ve iyi bir enerji kaynağıdır. Başlıca tahıl proteinleri, prolamin (zein), glutelin, globülin ve albümindir. Bu proteinlerin elzem aminoasit örüntüleri değişiktir. Elzem aminoasit yönünden en dengesiz olanı prolamindir. Prolamin en az pirinçte ve en fazla mısırda bulunur. Tahıllar içerisinde kalitesi en yüksek olan pirinç, en düşük olanı mısır proteinidir. Bu nedenle bebek beslenmesinde tahıl kaynağı olarak hem protein kalitesinin yüksek hem de sindiriminin kolay olmasından dolayı pirinç kullanılması önerilmektedir. Tahılların yağının çoğunluğu embriyo kısmındadır. Tahıllar A ve C vitaminleri yönünden fakirdir. B12 dışındaki B grubu vitaminlerinden (özellikle tiaminden) zengindir. Tam buğday ununda daha fazla miktarda mikro besin ve daha çok fitat bulunmasına karşılık, rafine unda daha az mikro besin ve daha az fitat bulunur. Nişasta içerisinde vitaminler, mineraller ve protein bulunmadığı saf karbonhidrat kaynağı olduğu için bebek beslenmesinde kullanılması önerilmez.
Kurubaklagiller: Kurubaklagiller (kuru fasulye, nohut, mercimek, barbunya, soya fasülyesi vb) çoğu toplumlarda tüketilen ana besinlerdendir ve tahıllarla birlikte tüketildiğinde önemli bir besin kaynağıdır. Kurubaklagiller olgunlaşmış tohumlar olduklarından protein, “kompleks” karbonhidratlar ve lif içerir. Yağlarının önemli bir kısmı çoklu doymamış yağ asitleridir. En yağlısı soya fasülyesidir. Kurubaklagillerin protein kalitesi düşüktür. Protein kalitesi, % 40-60 arasında değişmektedir. Kurubaklagillerin protein kalitelerinin düşük olmasının nedeni kükürtlü aminoasitlerin sınırlı miktarda oluşu ve sindirilme güçlüğüdür. Kurubaklagiller belirli oranlarda tahıllarla karıştırılır ve iyi pişirilirse karışımın biyolojik değeri % 70’e kadar yükselir. Kurubaklagiller aynı zamanda demir, çinko, kalsiyum ve magnezyum bakımından da zengindir. Kurubaklagillerde fitatların fazla olması nedeniyle demir ve kalsiyumun kullanılma oranlarının düşük olduğu bilinmektedir. Kurubaklagiller B12 vitamini dışındaki B grubu vitaminlerden ve E vitamini yönünden de zengindir. Bazı kuru baklagiller (kuru fasulye v.s), tripsin inhibitörü olan lektin içerir, bu nedenle suda bekletildikten sonra pişirilmesi ve kabuğu ayrıldıktan sonra kullanılmaları önerilir. Kurubaklagil yemekleri C vitamini kaynakları ile tüketildiğinde demirin biyoyararlılığı yükselir. Kurubaklagillerden soya fasülyesi isoflavon içerdiğinden kalp damar hastalıkları ve kanser oluşumuna karşı koruyucudur.
Sebze ve Meyveler: Meyve ve sebzeler, çok sayıda vitamin, mineral, antioksidan ve lif içerir. Önemli bir C vitamini kaynağıdır ve bu özelliği nedeniyle, tahıllar ve baklagiller gibi bitkisel kaynaklı besinlerle birlikte verildiğinde HEM olmayan demirinin emilimini artırır.
Koyu yeşil yapraklı sebzelerde klorofil pigmenti bulunur. Bunlar karotenoidler ve flavonoidler açısından, kırmızı renkli sebzeler (kırmızı pancar ve lahana) flavonoidlerden antosayanin pigmentinden, sarı renkli sebzeler (havuç, turunçgiller gibi) karotenoidlerden, beyaz renkli sebzeler (patates, soğan, patlıcan, karnıbahar, elma, armut gibi) ise flavonoidlerden zengindir.
Sebze ve meyveler B grubu vitaminleri açısından da zengindir. Koyu yeşil yapraklı sebzeler; A vitamini, folat, magnezyum, potasyumdan zengindir. Turuncu renkli sebze ve meyveler A vitamini yönünden zengindir. Sebzelerdeki vitamin kayıplarını en aza indirmek için, yeneceği veya pişirilceği zaman kesilmesi, az suda kısa sürede pişirilmesi, pişirme suyunun dökülmemesi, pişerken soda eklenmemesi ve pişirildikten sonra hemen tüketilmesi gerekmektedir. Sebze ve meyvelerin satın alınırken mevsimine göre seçilmesi uygundur.
Patates: Patates de temel besinlerdendir. Nişastadan zengin olması dolayısıyla enerji sağlar. Proteinden fakirdir. Önemli oranda C vitamini ve tiamin içermektedir.
Meyve Suyu: Taze sıkılmış meyve suları iyi bir C vitamini kaynağıdır. Bitki kaynaklı besinlerdeki HEM olmayan demirin emilimini artırır. Ancak fazla miktarda tüketilmesi anne sütünün yerini almasına ve besin değeri yüksek diğer besinlere karşı iştahsızlığa neden olabilmektedir. Sukroz ile birlikte tüketilmesi diş çürüklerine yol açmaktadır. Bu nedenle, meyve suyunun günde 250 ml’den daha fazla tüketilmesi önerilmemekte, C vitamini kaybını önlemek için taze olarak sıkıldıktan hemen sonra tüketilmesi, sıkıldıktan sonra bekletilmemesi gerekmektedir. Bebeklere ana öğünlerden sonra verilmesi besin biyoyararlılığı açısından önemlidir. Öğünlerde 50-100 ml arasında kullanılması diğer besinlerin biyoyararlılığını arttırır. Bebeklerde ilk başlanacak meyve suyu kış mevsimi için elma, yaz mevsimi için ise şeftali suyudur. Turunçgillerin suyu bebekte gaza neden olabileceği düşüncesiyle 6-9. aylardan sonra verilmelidir.
Pekmez: Pekmez meyvelerin genellikle üzüm sularının kaynatılarak yoğunlaştırılması ile elde edilir. Pekmez karbonhidrat (glukoz ve fruktoz), demir, potasyum ve kalsiyumdan zengindir. İki yemek kaşığı pekmezde (20 g) 2 mg demir ve 80 mg kalsiyum bulunmaktadır. Az miktarlarda karotenoidler, flavonoidler ve B grubu vitaminleri içerir.
0-1 Yaş Döneminde Sakıncalı Besinler
Çay, bitki çayları, bal, bakla gibi besinlerin süt çocukluğu döneminde verilmesi uygun değildir.
Çay: Çay, süt çocukları ve küçük çocuklara önerilmez. İçeriğinde tanin olması, demir ve diğer mineralleri bağlayıcı özelliğinden dolayı demir eksikliğine, içine eklenen şeker ise iştahsızlığa ve diş çürümelerine neden olur.
Bitki Çayları: Papatya çayı, yeşil çay v.s bitki çaylarının da demir emilimini azaltıcı etkisi vardır. Aynı zamanda bazı farmakolojik ajanlar içeren bitki çaylarının, süt çocukları ve küçük çocuklar için güvenilirliği konusunda yeterli bilimsel araştırma yoktur.
Bal: Bal fruktoz (%41), glukoz (%41) ve suyun (%18) bileşiminden oluşmaktadır. Clostridium botulinum sporlarını içerebilmesi nedeni ile botulizm riski taşır. Süt çocuklarının mide asidi düzeyi düşük olduğundan bu sporları öldüremez, bu nedenle bir yaşından küçük çocuklara bal önerilmez.
Şeker: Şeker pancarından elde edilen bir besindir. Şeker pancarı % 16-20 arasında sukroz (glukoz ve fruktoz) içermektedir. Şeker vücuda enerji sağlar, başka bir besin değeri bulunmamaktadır. Boş enerji kaynağı olduğu için bebek beslenmesinde şeker yerine pekmez veya süt şekeri laktozun kullanılması daha doğru bir yaklaşımdır. Ayrıca çocuklarda fazla tüketilmesi iştahsızlığa ve diş çürüklerine, ileriye dönük hatalı beslenme davranışlarının gelişmesine ve dolayısıyla şişmanlığa neden olmaktadır.
Bakla: Toksinli baklanın neden olduğu zehirlenme anemi, hemoglobinüri ve yüksek ateşle karakterizedir. Toksinli bakla yenildikten 24-48 saat sonra etkisi görülür. Zehirlenme taze çiğ baklanın yenmesi ile olur. Bakla pişirildiği zaman toksinin etkisi kalmaz. Favizme neden olabileceği düşünüldüğünden süt çocukluğu döneminde bakla önerilmez.
Aylara Göre Verilmesi Önerilen Tamamlayıcı Besinler
0. ay SADECE ANNE SÜTÜ
(Bebeğin aylara göre büyümesi izlenmelidir)
6. ay
Anne sütüne devam
Yoğurt
Meyve suyu, sebze suyu ve püresi
Pekmez
Şekersiz muhallebi (süt + pirinç unu)
Yumurta sarısı (1/4 oranında)
Besinlerin hazırlanmasında inek sütü küçük miktarlarda kullanılabilir.
7. ay
Anne sütüne devam
Yoğurt
Meyve suyu, sebze suyu
Pekmez
Pirinç unu, pirinç
Yumurta sarısı (tam)
Et (balık, tavuk etleri ve kırmızı et)
Bitkisel yağlar
Sebze püre veya sebze çorba
8. ay
Anne sütüne devam
Yoğurt
Meyve suyu, sebze suyu
Pekmez
Et (balık, tavuk etleri ve kırmızı et), kuzu veya tavuk karaciğeri
Bitkisel yağlar
İyi ezilmiş ev yemekleri (kıymalı ve sebzeli)
Tam yumurta veya pastörize peynir
Tahıl – kırmızı mercimek, kurufasulye, nohut ezmeleri 12. ay
Anne sütüne devam
Yoğurt
Meyve veya taze sıkılmış meyve suyu, sebze suyu
Pekmez
Yumurta (tam) veya pastörize peynir
Aile sofrasına oturtulup kendi deneyimlerine göre seçim
(ev yemekleri, dolmalar, kıymalı sebze yemekleri, tarhana,
mercimek, unlu ve yoğurtlu çorbalar, makarna, pilav vs)
Tamamlayıcı Besinlere Başlarken Dikkat Edilecek Noktalar
Ailenin sosyoekonomik ve kültürel durumu (anne-baba-çocuk ilişkisi) göz önüne alınmalıdır. Gelişimi normal ve sadece anne sütü alan bebeklerde, altı aydan önce tamamlayıcı besinlere başlanmamalıdır. Çocuk altı aylık iken tamamlayıcı besinlerden elde edilen enerji toplam enerjinin % 50’sini aşmamalıdır. Gluten içeren tahıllı besinler altı aydan önce verilmemelidir, altı aydan sonra verilmesi uygundur. Allerji öyküsü olan ailelerin çocuklarına yumurta, balık, domates, çilek gibi allerjen olma olasılığı olan besinler aile öyküsüne göre başlanabilir. Besin alerjisi öyküsü olan bebeklerde yumurta, fındık, fıstık, balık ve soyalı besinlere 12. aydan önce başlanmamalıdır. Botulismustan korunmak için 12. aydan önce bal verilmemelidir. Tamamlayıcı beslenmede öğün sayısı, bebeğin yaşına ve anne sütünden yararlama miktarına göre ayarlanmalıdır. Emzirme devam ederken, altıncı ayda küçük miktarlarda tamamlayıcı besinlere başlanmalı ve çocuk büyüdükçe besin miktarı artırılmalıdır. Tamamlayıcı besinlerin kıvamı, süt çocuğunun gereksinimine ve motor gelişimine uygun olarak, bebek büyüdükçe dereceli olarak artırılmalıdır. Anne sütüne ek olarak günlük beslenme planı içinde tamamlayıcı besinlerle; 6-8 ayda 200 kalori /gün 9-11 ayda 300 kalori/gün yda 500 kalori/gün olarak önerilmelidir.
Örnek:bir kase yoğurt + bir yumurta + bir kase sebze çorba yaklaşık 200 kalori vermektedir.
Sevgili öğrenciler; okula ilk başladığınız günleri hatırlıyor musunuz? Artık aile büyükleriniz, daha önceden olduğu kadar sizlerle birlikte değiller. Öğretmenleriniz ve arkadaşlarınızla birlikte yeni bir ortamdasınız. Bir yandan da hızla büyümeye devam ediyor, sürekli olarak yeni şeyler öğreniyorsunuz.
Artık, eskisinden daha fazla ev dışında besleniyorsunuz. Acaba büyüme ve gelişmeniz için gerekli olan besinleri ve bunlardan ne miktarda yemeniz gerektiğini bilerek mi besleniyorsunuz? Yoksa amacınız sadece sevdiğiniz besinleri yiyerek karnınızı doyurmak mı? Her sevdiğiniz besin acaba sizin için yararlı mı? Gün boyu kaç kez yemek yersiniz? Hangi yiyeceklerin içinde neler var, bunlar sizin için neden gerekli? Acaba beslenme alışkanlıklarınız, sağlığınızı, başarılı, güçlü ve mutlu olmanızı etkiler mi?
Kısacası sağlıklı beslenip beslenmediğinizi merak ediyor ve bilinçli bir şekilde beslenmenizi düzenlemek istiyorsanız bu kitapta size yardımcı olacak bilgileri bulabilirsiniz. Bu bilgileri ne kadar çabuk öğrenip uygulamaya başlarsanız, o kadar erken hem olması gereken doğru beslenme alışkanlıklarını kazanabilir, hem de şimdi ve daha sonraki yaşamınızda daha sağlıklı, güçlü ve başarılı olabilirsiniz.
BESİNLER ve BESİN ÖGELERİ
Doğumdan itibaren büyüme ve gelişme, sağlıklı ve uzun bir yaşam için vücudumuza gerekli olan bütün maddeleri besinlerle alırız. Her gün, her mevsim tükettiğimiz çok çeşitli besinler vardır. Besinler, elde edildikleri kaynaklara göre iki gruba ayrılır;
1. Süt, yumurta, peynir, et, tavuk, balık gibi hayvansal kaynaklı besinler,
2. Sebzeler, meyveler, ekmek, mercimek, kuru fasulye, makarna, bulgur gibi bitkisel kaynaklı besinler.
Bu besinlerin her birinin içinde vücudumuza farklı yararlar sağlayan maddeler bulunmaktadır. Bu maddelere besin öğesi denir.
Besin öğeleri; protein, karbonhidrat, yağ, vitaminler, mineraller ve sudur. Vücudumuzun bileşimi de bu besin öğelerinden oluşmaktadır. Organlarımızın düzenli olarak çalışabilmesi ve günlük işlerimizi sağlıklı sürdürebilmek için bu öğelerin her birinden her gün almamız gereklidir. Aldığımız miktarların yetersiz veya fazla olması sağlığımızı etkiler. Bu nedenle gün boyu, çeşitli besinlerden yeterli miktarlarda tüketilmelidir.
BESİN ÖĞELERİ
Proteinler
Büyüme ve gelişme vücut hücrelerinin sayısının artmasıyla gerçekleşir. Bu hücrelerin yapılabilmesi için protein gereklidir. Hücreler birleşerek dokularımızı ve organlarımızı oluşturur. Anne karnındaki bir bebeğin organları da bu sayede yapılanabilir. Vücudumuzu hastalıklara karşı koruyan savunma sistemlerimiz için de proteinler gereklidir.
Yeterince protein alamazsak ne olur?
• Büyüme ve gelişmemiz yavaşlar
• Kolay hasta oluruz
• Hastalıklar daha uzun sürer
• Saç, deri, tırnak gibi dokularımızın sağlığı bozulur
• Organlarımızın çalışması aksar
• Büyüme ve gelişme için yeterli miktarda protein tüketilmelidir.
• Süt, yoğurt, et, yumurta gibi hayvansal kaynaklı proteinler, daha kolaylıkla vücut proteinlerine dönüşebilirler.
• Hayvansal kaynaklı proteinlerin, gereğinden fazla tüketilmesi doğru değildir.
Mercimek, kuru fasulye gibi besinler, bulgur-pirinç gibi besinlerle bir arada yenirse vücudumuza daha çok yarar sağlar.
Karbonhidratlar
Vücut çalışması ve günlük hareketlerimizi yapabilmek için gerekli olan enerjinin büyük çoğunluğu karbonhidratlardan sağlanır.
Bazı karbonhidratlar basit bir yapıdadır. Bunlar bize tatlı tadı veren karbonhidratlardır. Örneğin çay şekeri bu grupta yer alır. Şeker, saflaştırılmış bir maddedir.
Günlük yaşamınızda fazla hareketli değilseniz ve spor yapmıyorsanız, şeker içeriği yüksek besinleri fazla miktarda tüketmeyiniz. Bu tür yiyecekleri fazla tüketmek şişmanlığa neden olur. Ayrıca, hızla kana karıştıkları için iştahınızı azaltarak vücudunuz için gerekli olan diğer besinleri yeterli miktarda yemenizi engeller. Bu nedenle böyle besinlerin özellikle yemek saatine yakın tüketilmesi sakıncalıdır.
Şeker ve şekerli besinler diş sağlığını da olumsuz yönde etkiler. Diş çürümelerinin en büyük nedeni bu besinlerin fazla miktarda ve sık aralıklarla tüketilmesidir.
Şekerlemeler, şekerli içecekler, çikolata, gofret, tatlı bisküviler, baklava, kağıt helva, pamuk şekeri, diğer tatlı yiyecekler basit karbonhidratları fazla miktarda içerirler.
DİŞ SAĞLIĞINIZI KORUMAK İÇİN
Şeker ve şeker içeriği yüksek olan besinleri fazla miktarda ve yemekten önce yemeyiniz
Yeterli miktarda süt-yoğurt-peynir tüketiniz
Günde en az iki kez dişlerinizi fırçalayınız
Tadı tatlı olmayan diğer karbonhidratlar, nişasta ve posadır. Bunlar, bitkisel kaynaklı besinlerin yapısında bulunurlar.
Nişasta; buğday, pirinç gibi tahıllarda ve bunlardan hazırlanan yiyeceklerde daha fazla bulunur. Nişasta yapısındaki karbonhidratlar kana daha yavaş karıştıkları için kan şekerinin daha düzenli olmasını sağlarlar.
Posa ise; nohut, kuru fasulye, mercimek gibi kurubaklagiller, kepeği ayrılmamış tahıllar, sebze ve meyvelerin yapısında daha fazla miktarda bulunmaktadır.
Posa, sindirim sisteminin sağlıklı çalışması için gereklidir. Ayrıca, posadan zengin besinlerin yeterli miktarda tüketilmesi pek çok hastalığa karşı koruyucu etki göstermektedir.
Yeterli posa alabilmek için;
• Kabuklu yenebilen salatalık, elma, armut gibi sebze ve meyveleri iyice yıkadıktan sonra kabuklu olarak tüketiniz.
• Posadan zengin olan sebze, meyve ve kurubaklagil gibi besinleri her gün tüketiniz.
Yağlar
Yağlar, en fazla enerji sağlayan besin öğesidir. Sıvı ve katı yağlar olmak üzere ikiye ayrılırlar.
Sıvı yağlar, zeytin, ay çekirdeği, mısır, fındık ve soya gibi bitkisel besinlerden elde edilmektedir.
Katı yağlar ise margarinler ve tereyağıdır. Ayrıca bütün hayvansal besinlerin içinde de katı yağlar bulunmaktadır. Özellikle yağlı kırmızı etler ve bunlardan yapılan sucuk, salam, sosis gibi besinlerin içinde fazla miktarda katı yağ bulunmaktadır. Katı yağların fazla miktarda tüketilmesi, kalp ve damar sağlığımız için sakıncalıdır. Bu nedenle yemekler pirişilirken katı yağ yerine az miktarda bitkisel sıvı yağların kullanılması daha sağlıklıdır.
Yemekler pişirilirken içine konulan az miktardaki yağ ve besinlerin bileşiminde bulunan görmeden yediğimiz yağlar bizim için yeterlidir.
Ekmeğin üzerine yağ sürmek veya yağa ekmek bandırmak, yağ içeriği çok olan besinlerden fazla miktarda yemek, yağ tüketiminin artmasına neden olur.
Yağ içeriği yüksek besinleri fazla miktarda yersek ne olur?
• Gereğinden fazla enerji aldığımız için şişmanlarız
• Vücudumuzda dolaşan kanın bileşimi bozulur
• Kalp ve damar sağlığımız olumsuz yönde etkilenir
• Özellikle katı yağlar kalp ve damarlarımız için daha zararlıdır
Vitaminler
Vitaminler, hastalıklardan korunabilmek ve vücudumuzun düzenli çalışabilmesi için gereklidir.
Her besinin bileşiminde farklı vitaminler bulunmaktadır. En çok vitamin sağlayan besinler, taze sebze ve meyvelerdir. Özellikle bu besinlerden aldığımız A vitamini, daha iyi görmemizi sağlar, büyüme ve gelişme için çok gereklidir. C vitamini ise grip, nezle gibi hastalıklara karşı korur. Ayrıca diş etlerimizin daha sağlıklı olması için de C vitamini gereklidir.
D vitamini besinlerimizde az miktarda bulunur. Güneş ışınlarından yeterince yararlanırsak, besinlerle vücudumuza aldığımız D vitamini, görevlerini daha iyi yapabilir. Süt, yoğurt, peynir gibi besinlerde bulunan kalsiyum, D vitamini yardımıyla kemiklerimizi güçlendirir.
B grubu vitaminler, kan yapımı, kas ve sinir sisteminin çalışması için gereklidirler. Bu vitaminler, bütün besinlerde farklı miktarlarda bulunmaktadır.
Yağ içeriği yüksek besinleri fazla miktarda yersek ne olur?
• Gereğinden fazla enerji aldığımız için şişmanlarız
• Vücudumuzda dolaşan kanın bileşimi bozulur
• Kalp ve damar sağlığımız olumsuz yönde etkilenir
• Özellikle katı yağlar kalp ve damarlarımız için daha zararlıdır
Günlük olarak tüketmemiz gereken besinleri yeterli miktarda tüketebilirsek, vücudumuz için gerekli bütün vitaminleri almış oluruz.
Mineraller
Vücudumuzda en çok bulunan mineral kalsiyumdur. Kemik ve diş sağlığı için gereklidir. Kalsiyum, en çok süt ve sütten yapılan besinlerde bulunur. Günlük olarak süt, yoğurt ve peynirden yeterince tüketilemezse, kalsiyum ihtiyacı yeterince sağlanamaz.
Kalsiyum yetersiz alınırsa ne olur?
• Kemik ve dişlerimiz yeterince güçlü olmaz
• Kemiklerimizin uzaması yavaşladığı için boyumuz kısa kalır
• Kas ve sinir sisteminin çalışması aksar.
Vücudumuzda az miktarda bulunduğu halde çok önemli görevleri olan başka mineraller de vardır. Bunlardan birisi de demirdir. Demir en çok et, yumurta, kuru fasulye, nohut, mercimek, koyu yeşil yapraklı sebzeler gibi besinlerde bulunur. Bu besinlerde bulunan demirin, vücudumuzda daha iyi kullanılabilmesi için C vitamini gereklidir. Bu nedenle her öğünde sebze ve meyve grubundan bir besini mutlaka tüketmek için özen göstermelisiniz
Demir yetersizliğinde ne olur?
• Vücudun kan yapımı bozulur, kansızlık gelişir
• Dokulara oksijen taşınması aksar
• Yorgunluk ve halsizlik gelişir
• Dikkat dağınıklığı nedeniyle öğrenme yavaşlar
• Hastalıklara yakalanma kolaylaşır
Yemek sırasında çay, kahve, kola gibi içeceklerin ve çikolatalı yiyeceklerin tüketilmesi, vücudunuzun demirden yararlanmasını azaltır. Eğer çok isteniyorsa ara sıra bu tür yiyecek ve içecekler, yemekten 1-1.5 saat önce veya sonra, az miktarda tüketilebilir. Çay, limonlu ve açık içilirse bu olumsuz etkisi azalabilir.
Vücudumuzda çok önemli görevleri olan diğer bir element de iyottur. Tiroit bezinin çalışması, büyüme ve özellikle zihinsel gelişim için çok gereklidir. İyot; balık gibi deniz ürünleri ve iyotlu tuzun bileşiminde bulunur. Yemekler pişirilirken iyotlu tuz kullanmak gereklidir. Ancak, fazla tuz kullanmak da sağlığımız için zararlıdır. Bu nedenle; yemeğin tadına bakmadan tuz ekmemeye ve tuz içeriği fazla olan besinlerden çok yememeye özen gösterilmelidir.
Su
Vücudumuzun düzenli çalışabilmesi için gerekli olan sıvının çoğunluğunu su ve diğer içeceklerden (yaklaşık 1 – 1.5 litre) sağlarız. Geriye kalan miktarı ise yiyeceklerimizin bileşiminde bulunan ve farkında olmadan aldığımız su ile karşılamış oluruz.
Vücudumuza aldığımız su idrar, ter ve dışkıyla atılır. Bir miktarını da solunum yoluyla kaybederiz. Sıcak havalarda ve fazla fiziksel aktivite sırasında terleme nedeniyle su kaybımız artar. Ayrıca ishal sırasında dışkı ile daha fazla su atarız.
Günlük olarak kaybettiğimiz miktarı karşılayacak kadar sıvı almadığımızda vücut hücrelerinin çalışması aksar.
İçerdikleri besin öğeleri yönünden birbirine benzeyen besinler bir araya toplandığında 4 grup oluşmaktadır.
Bunlar;
1. Süt Grubu
2. Et-Yumurta – Kurubaklagil Grubu
3. Taze Sebze ve Meyve … Grubu
4. Ekmek ve Tahıl Grubu
Aşağıda, her besin grubunda yer alan besinlerin neler olduğunu, bu besinlerin hangi önemli besin öğelerini sağladığını ve 1 günde toplam olarak ne miktarda yemeniz gerektiğini göreceksiniz. Noktalı kutu içinde verilen bu miktarları, gün içine dağıtarak sağlıklı beslenebilirsiniz.
1 SÜT GRUBU
Bu grupta bulunan besinler:
Süt, yoğurt
Peynirler (beyaz peynir, kaşar, çökelek gibi)
Ayran
Süt tozu
Sütlü tatlılar (sütlaç, muhallebi, dondurma gibi),
Sağladığı Önemli Besin Ögeleri:
Kalsiyum, protein, D vitamini, bazı B grubu
vitaminler
Günlük tüketilmesi önerilen toplam miktar
2-3 su bardağı süt veya yoğurt
(350-450 gram)
+
1 kibrit kutusu büyüklüğünde peynir
(30 gram)
• 1 su bardağı ayran içtiğiniz zaman yarım su
bardağı yoğurt yemiş sayılırsınız
• 1 kase sütlü tatlı yediğinizde, 1 su bardağı süt
içmiş sayılırsınız
• 1 su bardağı süt veya yoğurt tüketmediğinizde,
ek olarak 30 gram daha peynir yemelisiniz.
2 ET-YUMURTA-KURUBAKLAGİL GRUBU
Bu grupta bulunan besinler:
Kırmızı etler (dana, kuzu vb.) Beyaz etler (tavuk, hindi, balık)
Yumurta
Kuru baklagiller (mercimek, kuru fasulye, nohut)
Et ürünleri (salam, sosis, sucuk, pastırma)
Sağladığı Önemli Besin Ögeleri:
Protein, demir, bazı B grubu vitaminler.
(kuru baklagiller yukarıdakilere ek olarak posa yönünden de zengindir)
Günlük tüketilmesi önerilen toplam miktar
2-3 köfte kadar et-tavuk-balık-hindi
+
Haftada 3-4 kez 1 adet yumurta
+
Haftada 3-4 kez 1 porsiyon kurubaklagil
• Kuru fasulye, nohut, mercimek gibi kurubaklagilleri daha sık tüketiyorsanız et miktarını azaltabilirsiniz
• Etlerin yağlı olan bölümlerini ve sucuk, salam gibi et ürünlerini fazla yemezseniz daha sağlıklı beslenmiş olursunuz.
3 SEBZE VE MEYVE GRUBU
Bu grupta bulunan besinler:
Bütün taze sebzeler: Domates, havuç, salatalık, taze fasulye, patlıcan, yeşil biber, pırasa, karnabahar, lahana, ıspanak, kereviz, patates, maydanoz, dereotu, marul gibi besinler
Bütün taze meyveler: Elma, portakal, mandalina, çilek, armut, karpuz, kiraz, dut, şeftali,
üzüm, muz, incir gibi besinler
Sağladığı Önemli Besin Ögeleri:
Vitaminler (özellikle C ve A vitaminleri), mineraller,posa
Günlük tüketilmesi önerilen toplam miktar GÜNDE 5 KEZ YEMEYE ÇALIŞINIZ
• Sabah kahvaltısında, öğlen ve akşam yemeklerinde, 2 ara öğünde taze sebze veya meyve yerseniz 5’i tamamlayabilirsiniz.
• Günde 5 kez yemeniz gerekenin en az 3’ünü salata veya meyve olarak tüketebilirseniz daha çok vitamin almış olursunuz.
4 EKMEK VE TAHIL GRUBU
Bu grupta bulunan besinler:
Buğday, çavdar, yulaf ve mısırdan yapılmış ekmekler, bazlama, makarna, şehriye, bulgur, irmik, un, pirinç, yufka gibi besinler
Sağladığı Önemli Besin Ögeleri:
Karbonhidrat, bazı B grubu vitaminler, mineraller, posa
• 1 küçük kase pilav-makarna veya 1 dilim börek yediğinizde 1 orta dilim ekmek yemiş olursunuz.
İstediğiniz zaman ekmek hakkınızı bu tür besinlerle değiştirebilirsiniz.
• 4-6 adet bisküvi, grisini veya 1-1.5 paket kraker yediğinizde yine 1 orta dilim ekmek yemiş olursunuz. Bu tür besinlerden yediğinizde ekmek hakkınız azalacaktır.
• Vücut ağırlığınız fazla ise yukarıda belirtilen miktarlardan daha fazla yememeye özen göstermelisiniz.
ÖĞÜNLERİMİZ
Her gruptan günlük olarak tüketmeniz gereken toplam besin miktarlarını 3 ana, 2 ara öğüne dağıtırsanız, dengeli ve yeterli beslenmiş olursunuz.
Sabah kahvaltısı, öğlen ve akşam yemekleri ana öğünlerdir. Sabah ve öğle arasındaki ara öğün kuşluk adını alır. Öğle ve akşam yemeği arasındaki ara öğün ise ikindidir. Özellikle ana öğünleri atlamak yetersiz ve dengesiz beslenmenize neden olur.
Sabah Kahvaltısı
Bütün gece süren açlıktan sonra günün en önemli öğünü sabah kahvaltısıdır. Sabahları kendinizi daha iyi hissetmenizi ve daha iyi öğrenmenizi sağlar. Kahvaltı etmeden okula gelen çocukların daha az başarılı oldukları görülmüştür. Bu nedenle kahvaltı etmeden evden çıkmamaya özen göstermelisiniz.
BİRLİKTE MENÜ YAPALIM
Ana öğünlerinizde 4 besin grubunun her birinden bir besin bulunabilirse, besin öğeleri, vücuttaki görevlerini daha iyi yerine getirebilirler. Besin gruplarında hangi yiyeceklerin yer aldığına tekrar bakabilirseniz, öğünleriniz için doğru besin seçimlerinizi yapabilirsiniz.
Aşağıda, kahvaltı, öğlen veya akşam yemekleri için değişik örnekler verilmiştir. Evinizde bulunan yiyecekleri kullanarak annenizle birlikte dengeli menüler yapabilirsiniz. Böylece bilgilerinizi ailenizle paylaşarak sağlıklı beslenmeyi alışkanlık haline getirebilirsiniz.
Okul yemekhanesinde yemek veriliyorsa, bu menülerin dengeli olabilmesi için arkadaşlarınızla, öğretmenlerinizle ve yöneticilerinizle birlikte çözümler geliştirebilirsiniz.
Okul yemekhanesinde yemek verilemiyorsa, evden götüreceğiniz beslenme çantasını bilinçli bir şekilde hazırlarsanız, her koşulda dengeli ve sağlıklı beslenebilirsiniz.
ANA ÖĞÜNLER İÇİN DENGELİ MENÜ ÖRNEKLERİ
KAHVALTI
Peynir Süt
Haşlanmış yumurta Poğaça
Taze meyve Suyu Mandalina veya
Ekmek Portakal
Süt Peynirli omlet
Haşlanmış yumurta Domates-salatalık
Domates-salatalık Ekmek
Ekmek Ihlamur
Kaşarlı tost Süt
Taze meyve suyu Tahin-pekmez-ekmek
Portakal
• Vücut ağırlığınız fazla değilse kahvaltılıklara pekmez, bal, reçel, marmelat ekleyebilirsiniz
• Örneklerde yer alan sebze ve meyveleri mevsime uygun şekilde seçebilirsiniz
Değişik bir kahvaltı yapmak istediğinizde süt veya yoğurt içine mısır gevreği, yulaf ezmesi gibi kahvaltılık tahıllardan koyabilirsiniz.YANINDA MEYVE YEMEYİ UNUTMAYINIZ
Okulda öğlen yemeği veriliyorsa
Yemeklerinizi okul yemekhanesinde yiyerek daha dengeli ve sağlıklı beslenebilirsiniz.
Okulda öğlen yemeği verilemiyorsa
Okula götüreceğiniz beslenme çantasını da aynı şekilde 4 besin grubunda bulunan besinlerden seçerek hazırlayabilirsiniz. Bu çantada sulu yemekleri taşımak zordur. Dengeli bir şekilde hazırlanmış ekmek arası yiyeceklerle de sağlıklı beslenebilirsiniz.
• Aşağıdaki 1. grupta bulunan besinlerden seçerek ekmek arasına koyabilirsiniz.
• Bunun yanına alacağınız, 2. gruptaki iyi yıkanmış sebze veya meyveler vitamin ihtiyacınızı karşılayacaktır.
• İçecek olarak okul kantininden alacağınız ayran veya süt iyi bir seçim olacaktır.
Bazen okuldan alacağınız bir tost veya yine evden getireceğiniz 1-2 dilim börek yanına içecek olarak seçtiğiniz ayran veya süt de öğle yemeğiniz olabilir. Ama bunun üzerine çantanızda bulunduracağınız bir sebze veya meyveyi de yemelisiniz.
1. grup 2. grup
Haşlanmış yumurta Mevsime uygun,
Peynir iyi yıkanmış,
İyi pişmiş köfte taze sebze ve meyvelerden
Haşlanmış tavuk istediğinizi seçebilirsiniz.
Haşlanmış et
(Domates, salatalık, marul, kazınmış havuç, elma, üzüm, kiraz, erik gibi)
* Bunların yanına fındık, ceviz gibi kuruyemişlerin eklenmesi enerji, protein ve mineral alımınıza destek olur
Beslenme çantasının her gün çok iyi temizlenmesi gereklidir.
Ara Öğünlerde Hangi Besinlerden Seçebilirsiniz?
Okulda veya özellikle okuldan eve geldiğinizde, dinlenirken ve ders çalışırken açlık hissettiğinizde ara öğünlerde seçeceğiniz besinler, aldığınız enerji miktarını etkiler. Şeker ve yağ içeriği fazla olan yiyeceklerle gereksiz yere fazla enerji almış olursunuz.
Ara öğünlerde meyve, ayran, süt, taze meyve suları, peynir-ekmek, küçük kek veya poğaça gibi yiyecek ve içeceklerle daha sağlıklı beslenmiş olursunuz. Tatlı yemek istediğiniz zamanlarda en iyi seçim, sütlaç veya muhallebi gibi sütlü tatlılardır.
Güvenli besin, temiz, bozulmamış ve içinde sağlığa zararlı maddeler bulundurmayan besinlerdir. Açıkta satılan besinler hem temiz değildir, hem de uygun koşullarda bulunmadıkları için bozulmuş olabilirler. Bu nedenle;
• Açıkta satılan yiyeceklerden satın almayınız,
• Sebze ve meyveleri çok iyi yıkamadan yemeyiniz,
• Besin satın alırken son kullanma tarihlerine dikkat ediniz,
• Kolay bozulacak besinleri buzdolabında saklayınız.
Besinlerin, sağlığı bozucu hale gelmemesi için yemek yerken kullanılan tabak, çatal, kaşık ve bardağın temiz olması çok önemlidir.
Ayrıca yemeğe oturmadan önce ve yemekten sonra ellerinizi yıkamaya da özen göstermelisiniz.
ENERJİ DENGESİ NEDİR?
Gün boyu tüketilen yiyecek ve içecekler bize enerji sağlar. Bu enerji tam olarak harcanamadığında şişmanlık görülür. Bunun tam tersi olarak alınan enerji, harcanandan az ise zayıflarız. Hem zayıflık hem de şişmanlık sağlıklı değildir.
Aldığımız enerji en çok, yürümek, oturmak, spor gibi yaptığımız bütün hareketler için harcanır. Ayrıca beyin, kalp, böbrek gibi organların çalışması, büyüme-gelişme ve yıpranan dokuların onarımı için de enerji gereklidir.
Normal vücut ağırlığını koruyabilmenin yolu yeterli dengeli beslenmek ve spor yapmak veya hareketli yaşamaktır. Hareketli yaşam ve spor yapmak aynı zamanda kalp-damar ve kemik sağlığı için de önemlidir. Bu nedenle günlük yaşamınızda olabildiğince hareketli olmaya özen göstermelisiniz.
Okulda, okul dışında veya evinizde bunu sağlayabilmek için, bilgisayar oyunları ile zaman geçirmek veya televizyon seyretmek yerine;
• Yüzme, basketbol, tenis gibi sevdiğiniz bir spor dalında çalışabilirsiniz,
• Arkadaşlarınızla bahçe-park gibi güvenli alanlarda hareketli oyunlar oynayabilir, koşabilir veya bisiklete binebilirsiniz,
• Ailenizle birlikte yürüyüşlere çıkabilirsiniz,
• Yürünebilecek mesafeleri, arabaya binmek yerine yürüyerek gidebilirsiniz,
• Asansöre binmek yerine merdiven inip çıkabilirsiniz,
• Anne ve babanızın yaptığı ev ve bahçe işlerine yardımcı olabilirsiniz,
• Özellikle okuldaki beden derslerini kaçırmamaya özen gösterebilirsiniz.
Günlük hareketlerimizin dışında vücut çalışması için gereken enerjinin azaldığı veya artığı durumlar vardır. Örneğin;
• Büyümenin hızlı olduğu bebeklik ve çocukluk dönemlerinde enerji harcaması daha fazladır
• Kızların vücut çalışması için harcadıkları enerji, erkeklerden daha azdır.
• Enfeksiyon hastalıkları sırasında vücudun harcadığı enerji artar
• Vücudunda bulunan kas miktarı fazla olanlar vücut çalışması için daha fazla enerji harcarlar
• Vücudunda yağ miktarı fazla olan şişman bireyler, vücut çalışması için daha az enerji harcarlar
• Spor yapan bireylerin vücut çalışması için de harcadıkları enerji daha fazladır.
YAŞA GÖRE BÜYÜMENİN DEĞERLENDİRİLMESİ
Yaşınıza göre yeterli-dengeli beslenerek ve hareketli yaşayarak, kalıtsal özelliklerinize en uygun boy uzunluğuna ve vücut ağırlığına sahip olabilirsiniz.
Yaşa göre boy uzunluğu ve vücut ağırlığınızın nasıl olduğunu değerlendirebilmek için kullanılan bazı standartlar bulunmaktadır.
Yaşa göre boy uzunluğunu ve vücut ağırlığını ayrı ayrı değerlendirmek bazen yanıltıcı olabilmektedir. Bu nedenle beden kitle indeksi denilen ve BKİ olarak kısaltılarak gösterilen daha iyi bir değerlendirme yöntemi bulunmaktadır.
Beden Kitle İndeksini Nasıl Hesaplayabiliriz?
Önce büyüklerinizden birisine boy uzunluğunuzu ölçtürünüz ve unutmamak için bir kağıda yazınız. Bir de doğru bir terazide tartılarak vücut ağırlığınızı öğreniniz.
Hesaplama yapabilmek için boy uzunluğunuzu metre cinsinden yazınız ve bunun karesini alınız. Bir sayının karesi kendisiyle çarpımı sonucunda elde edilir. Vücut ağırlığınızı bulduğunuz sayıya bölünüz. Elde ettiğiniz sayıyı, yaşınıza göre Tablo 3’deki değerlerle karşılaştırınız.
ÖRNEK: 9 yaşında, erkek, boy uzunluğu 113 santimetre, vücut ağırlığı 36 kilogram olan bir çocuğun
• Metre cinsinden boy uzunluğu 1.13 dür
• Bunun karesini almak için bu rakamı kendisiyle çarpmak gereklidir
• 1.13 X 1.13 = 1.27
BEDEN KİTLE İNDEKSİ (BKİ):
36 kg / 1.27m2= 28.34 kg / m2
9 yaşındaki erkek çocuğun BKİ için tabloda en çok 21.5 değeri verilmiştir. Bulduğumuz 28.34 değeri bundan büyük olduğu için şişmanlık söz konusudur.
Eğer hesapladığımız değer en az olarak tabloda belirtilen değerden küçük olsaydı, bu durumda bireyin gereğinden daha zayıf olduğunu bulmuş olacaktık.
Kendi boy uzunluğunuza ve ağırlığınıza göre hesapladığınız sonuç, en az değerinden küçük veya en çok değerinden büyük ise önce ailenizle görüşerek gerekiyorsa bir sağlık kuruluşunda bu durumun gerçek nedeninin ne olduğunu araştırınız.
Dünyada 350 milyonun üzerinde kronik Hepatit B’li kişi olduğu bilinmektedir. Bu kişilerin nasıl bu virüsü nasıl kaptığı sorusuna cevapta net değildir.
Yaklaşık olarak bu hastaların üçte birinin bu virüsü nasıl aldığı bilinmezken bizim ülkemiz gibi yaygın kronik Hepatit B hastalarının olduğu ülkelerde bu virüsü taşıyan annelerden bebeğe doğum sırasında veya doğumdan kısa bir süre sonra bulaş olmaktadır.
Kronik Hepatit B’li anneden bebeğe geçiş nasıl olur?
Bu virüs aslında temel olarak karaciğerimize yerleşse de aslında tüm dokularınızda bulunur. Yani doğum kanalındaki hücrelerde hatta buradaki salgılarda da virüs vardır.
Bebeğiniz doğum sırasında doğum kanalından geçerken bu virüs bulaşabilir, bir diğer bulaşma yolu da anne ile bebeğin kanının doğum esnasında birbirine karışması durumudur. Bu esnada da virüs sizin kanınızdan bebeğin kanına geçebilmektedir. Hatta yapılan çalışmalarda bebek doğduktan sonra alınan bebeğin mide sıvısında Hepatit B virüsü saptanmıştır.
Bebeğe geçişi etkileyen faktörler nelerdir?
*Burada sizin viral yük dediğimiz vücudunuzdaki virüsün sayısı hakkında bilgi veren test olarak bilinen HBV DNA dediğimiz testin değeri önem taşır ( Kr Hepatit B hastası olanların bu testi bildiğine eminimJ). İşte bu değerin yüksek olması (>10*8) geçiş ihtimalini arttırır.
*Yine bu virüsü taşıyanlarda HBE AG’nin pozitif olması geçiş ihtimalini belirler. Bu grupta bebeğe bulaştırma oldukça yüksek olup %70-90’lara kadar çıkar.
*HBE AG negatif olanlarda ise geçiş %10-40’lara kadar düşer.
*DOĞUM ŞEKLİ; Aslında yapılan çalışmalar normal vajinal doğum ile sezeryanla doğum arasında anlamlı bir fark olmadığını gösterilmiştir.
Doğumdan önce yapılacak bir şey var mı?
Gebelik döneminde tedavi halen tartışmalıdır. Bunun nedeni tedavinin faydalarının kesin olarak gösterilemeyişidir. Bu nedenle mutlaka Enfeksiyon Hastalıkları veya Dahiliye Gastroenteroloji uzmanına danışmalısınız.
Ancak bilinen bir başka gerçek olan HBV DNA değerinin yüksek(>10*8 ) olduğu kişilerde bebeğe geçisin daha yüksek olmasıdır. Eğer sizin bu değeriniz yüksek ise tedavi önerilebilir.
Gebelerde tedavi seçenekleri nelerdir?
Kronik Hepatit B hastalarında tedavide kullanılan ilaçların hepsi burada kullanılmaz.
Kullanılan ilaçlar;
* Lamivudin
* Tenofovir
* Telbivudin’dir.
Bu ilaçlardan biri tercih edilebilir. En uygun ilaç seçiminin tenofovir olduğu kaynaklarda bildirilmektedir. Eğer tedavi verilecekse bu son 3. Ayda yapılmalıdır. Tedavideki asıl amaç anneyi değil bebeği korumaktır. Bunu da annedeki virüs miktarını azaltıp bebeğe geçişi azaltarak yaparız.
Gebelikten önce başka tedavi alıyorsanız ilaç kesildikten sonra gebe kalmanız gereklidir. Yukarda saydığım ilaçların haricinde bir ilaç kullanıyor ve gebe kaldıysanız gebeliğinizin devamı veya sonlandırılması için doktorunuz ile görüşmeniz gerekmektedir.
Gebelik esnasında Hepatit B taşıdığınızı öğrenirseniz yine beklemek ya da tedavi başlanması için Enfeksiyon / Gastroenteroloji uzman doktorunuz ile görüşmeniz gerekir.
Doğumda ve doğumdan sonra bebeğe ne yapmalıyız?
Normal vajinal veya sezeryan ile doğumu takiben bebeğe bulaşı azaltmak için Hepatit B aşısının ilk dozu ve Hepatit B immun globülin 0.5 mL (tek doz) doğumdan sonra ilk 12 saat içinde bebeğe yapılmalıdır. Bu şekilde doğru aşılama ile bebeği %95-%100 korursunuz. Ancak tam koruma sağlamak için bebeğin 1.ayda ve 6. ayda hepatit B aşılarını tamamlamak gereklidir.
Yinede bebeğe 9. ve 15. Aylarda HBS AG ve ANTİ HBS baktırarak bebeğe virüs bulaştı mı yada bebek korundu mu mutlaka bakmak gerekir.
Bebeğiniz 2 kg dan düşük ağırlıkta ise bir doz fazla aşı yapılarak aşı sayısı 4’e tamamlanır.
Bu aşılar yapılmazsa eğer ve bebeğe virüs bulaşırsa bebeğiniz %90 Kronik Hepatit B hastası olur.
Kronik Hepatit B’ li gebe emzirebilir mi?
Hepatit B için gerekli aşıları bebeğinize yaptıktan sonra güvenle emzirebilirsiniz. Burda dikkat etmeniz gereken şey meme başında çatlama ve kanama olmasını önlemek için bakım yapmaktır. Çatlama ve kanama var ise yara iyileşene kadar emzirmemeniz daha doğru olur. Bu dönemde pompa ile sütünüzü sağıp atmanız gerekir.
Çocuğunuz öksürüyorsa, paniğe kapılmayın ama dikkatli olun. Her öksürük hastalık anlamına gelmese de, gözden kaçırılan ya da ihmal edilen öksürük önemli hastalıklara yol açabiliyor.
Öksürük solunum yollarımızdan mikropları, yabancı partikülleri, tahriş edici madde ve oluşumları temizleyen bir refleks olarak tanımlanıyor. Sağlıklı insanlar günlük yaşamlarında bu maddeleri uzaklaştırmak için öksürürken, bu belirti bazen de ciddi hastalıklara dikkat çekebiliyor.
Yeditepe Üniversitesi Hastanesi Çocuk Hastalıkları Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Ahmet Özen, “Öksürüğün sık olması bir hastalığın varlığını düşündürmeli ve bu durum ihmal edilmemelidir” diyor.
Öksürük süresine, karakterine ve zamansal özelliklerine göre sınıflandırılıyor. Aniden başlayan ve 3 haftadan kısa süren öksürük ‘akut öksürük’ olarak tanımlanırken, 3-8 hafta arası süren ‘subakut’, 8 haftadan uzun süren öksürük ise ‘kronik öksürük’ olarak adlandırılıyor.
Balgam üretimine eşlik ediyorsa ‘balgamlı öksürük’, etmiyorsa ‘kuru öksürük’ olarak nitelendiriliyor. Sağlıklı çocuklarda öksürüğün bir hastalık olmadan da görülebileceğine dikkat çeken Yrd. Doç. Dr. Özen, ekliyor:
Uzun süre geçmeyen veya artış gösteren öksürük, önemli hastalıklara işaret eden diğer bulguların varlığında mutlaka dikkate alınmalıdır. Bu tür öksürük anormal kabul edilmeli ve nedeni araştırılmalıdır.
Öksürüğe yol açan başlıca durumlar; enfeksiyonlar, solunum sistemine ait yapısal bozukluklar, fonksiyonel anormallikler, kalp yetmezliği, alerjik hastalıklar ve yabancı cisimlerin solunum yoluna kaçmasıdır.
Öksürüğe neden olan hastalık uygun şekilde tedavi edilmediğinde, bu hastalığa ait komplikasyonlar gelişebilir. Örneğin astım atağına bağlı öksürüğü olan hasta zamanında tedavi edilmezse, bu kişide astım krizi görülebilir.
Ayrıca doğru ve zamanında tedavi edilmeyen zatürree; solunum ve kalp yetmezliğiyle, akciğerde sıvı toplanması gibi önemli sağlık sorunlarına yol açabilir.”
Akut Solunum Yolları Enfeksiyonu
Bebek ve çocukların hastalanma ve ölümlerine neden olan Akut Solunum Yolu Enfeksiyonları (ASYE), virüs ve bakterilerin bulaşmasıyla bebeği tehdit ediyor. Düşük doğum ağırlıklı olarak doğmalarının önlenmesi, yenidoğan bakımının iyileştirilmesi, bebeklerin anne sütüyle beslenmelerinin sağlanması, aşıyla korunabilir hastalıklara karşı aşılama programının eksiksiz uygulanması, ev ve çevre koşullarının iyileştirilmesi, kronik hastalıkların uygun şekilde takip ve tedavisi hastalığın görülme riskini azaltır.
Sıklıkla virüs ve bakterilerin neden olduğu akut solunum yolu enfeksiyonları, çok çeşitli klinik tablolar şeklinde ortaya çıkar. Bu enfeksiyonlardan zatürre, özellikle bebeklik ve çocukluk dönemindeki hastalıkların, ölümlerin en sık nedenini oluşturur.
Türkiye’de bebek ve çocuk ölümleri içerisinde önemli yer alan Akut Solunum Yolu Enfeksiyonlarına bağlı ölümlerin ve hastalıkların azaltılması amacıyla Sağlık Bakanlığı Ana Çocuk Sağlığı ve Aile Planlaması Genel Müdürlüğü tarafından ‘Akut Solunum Yolu Enfeksiyonlarının Kontrolü Programı’nın 1988 yılından bu yana uygulanmaktadır.
Çocuklarda Solunum Yolu Enfeksiyonlarının Risk Faktörleri Nelerdir?
Beslenme bozukluğu olan çocuklarda vücudun savunma sistemi bozulduğu için basit bir
soğuk algınlığı kolayca zatürreye dönüşmektedir.
Erken doğan veya düşük doğum ağırlıklı bebeklerde zatürre nedeniyle olan ölümler daha fazla görülmektedir.
Sigara kullanan ailelerin çocuklarının kullanmayan ailelerin çocuklarına göre 2 kat daha fazla solunum yolu enfeksiyonlarına yakalandıkları görülmektedir.
Hava kirliliğininde solunum enfeksiyonları riskini attırdığı tespit edilmiştir.
Solunum Yolu Enfeksiyonları Nasıl Bulaşır? Belirtileri Nelerdir?
Akut solunum yolu enfeksiyonlarında bulaşmanın genellikle hava yolu ve tükürük damlacıklarıdır. "Hastalık yerleştiğinde, özellikle zatürrede öksürük, ateş, hızlı solunum, göğüs kafesinde çekilme, burun kanadının solunuma iştirak etmesi, inlemeli-hırıltılı solunum, küçük çocuklarda beslenememe, büyük çocuklarda iştah azlığı görülmektedir.
Bebek ve Çocuklarda Solunum Hastalıkları Nasıl fark edilir?
Çocuğun ateşi varsa, sık nefes alıp veriyorsa, nefes alırken göğüs kafesinde çekilmeler oluyorsa, sıvı gıdaları alamıyor ve öksürüğü devam ediyorsa, hiç vakit kaybetmeden sağlık kuruluşuna götürülmeli ve tedaviye başlanmalıdır.
Akut solunum yolu enfeksiyonları sırasında beslenme sürdürülmeli, çocuğun iştahı az olduğu için sık sık ve az az yedirilmelidir. Çocuğun burun tıkanıklığı varsa ve bu durum beslenmesini engelliyorsa burun temizlenmeli, bol su ve sıvı gıdalar verilmelidir.
Solunum Yolu Hastalığı Olan Bebeklerin Ev Koşulları Nasıl Olmalıdır?
Hastalığı sırasında çocuğun beslenmesi sürdürülmeli, hastalık sonrası kaybettiği kilosunu alması için fazladan bir öğün daha yemek verilmelidir. Bu ek öğün çocuk eski ağırlığına ulaşana kadar sürdürülmelidir.
Hastalık sırasında iştah kaybolur. Çocuğa sık sık ve az az yemek yedirilmelidir.Ateşi varsa düşürülür, bu çocuğun yemek yemesinde yardımcı bir faktördür.
Burun tıkalı ise eczaneden serum fizyolojik alınarak çocuk yatar durumdayken her iki burun deliğine birer damlalık dolusu damlatılmalı, sonra çocuk kaldırılarak yumuşak bir mendille temizlenmelidir.
İçinde tıbbi madde bulunan burun damlaları, zararlı olabileceği için kullanılmamalıdır. Serum fizyolojiğin olmadığı durumlarda yarım litre kaynatılmış soğutulmuş suya bir çay kaşığı tuz konarak karıştırılıp çocuğun burnuna damlatılabilir.
Çocuğun uyuduğu odanın havası çok kuru ise burnu tıkanabilir. Soba veya kaloriferin üzerine üstü açık geniş bir kap içinde su konularak ve sürekli nem yapması sağlanmalıdır.
Hastalıkta, özellikle ateş varken vücuttan sıvı kaybı çok artar. Bunu önlemek için sadece anne sütü alan bebeklerde emzirme sıklaştırılmalıdır.
Çocuk sadece anne sütü almıyorsa ek olarak, temiz içme suyu, diğer sıvılar, meyve suları , süt verilmelidir. Boğaz ağrısı ve öksürük evde hazırlanan şekerli çay, ıhlamur gibi bazı içeceklerle azaltılıp düzeltilebilir.
Eğer çocukta solunum sırasında zorlanma, hızlı solunum ( anne bir kez nefes alıp verirken çocuğun iki veya daha fazla nefes alıp vermesi), sıvı gıdaları içememe,durumunda kötüleşme olursa hemen bir sağlık kuruluşuna götürülmelidir.
Ayrıca bebeğin uyuduğu odaların iyi havalandırılması korunma açısından çok önemlidir.
Solunum yolu enfeksiyonlarında sigara dumanı riski artıracağı ve hasta çocuklarda iyileşmeyi geciktireceği için çocukların olduğu ortamlarda sigara içilmemelidir.
Ayrıca sigaranın gebelikte kullanımı bebeğin küçük veya düşük kilolu doğma olasılığını artıracağından çocukların akut solunum yolu enfeksiyonlarına yakalanma riskini artırır. Bebekler ilk 6 ay sadece anne sütü ile beslenmeli, 6. Aydan sonra anne sütüne devam edilerek zamanında ve uygun ek gıdalara başlanılmalı, yeterli ve dengeli beslenmeye dikkat edilmelidir.
Peki bebeğinize haftada kaç kez banyo yaptırmalısınız, nasıl bir krem sürmelisiniz ve bez bölgesi bakımını nasıl yapmalısınız? Memorial Antalya Hastanesi Dermatoloji Bölümü’nden Uz. Dr. Lütfiye Çoban, bebek cildinin çok hassas olduğunu belirterek yenidoğan bebeklerin cilt bakımıyla ilgili tavsiyelerde bulundu
Bebeklerin yumuşak ve hassas cildinin özel bir bakıma ihtiyacı vardır.
Yetişkinler için olan ürünler, bebeğiniz için tahriş edici ve alerjik içerikli olabileceği için özellikle bebeklere özel ürünlerin tercih edilmesi önerilir. Cilt bakımı, bebeğin ihtiyacını karşılamaya yönelik olmalıdır.
Alerjik Ürünlere Dikkat!
Sağlıklı bir deri, dış dünya ile vücut arasında bariyer görevi görerek denge oluşturur. Vücuttan dışarıya suyun çıkışını, dışarıdan toksin ve infektif ajanların vücuda geçişini engellemek derinin en önemli görevlerindendir. Yenidoğan derisi pek çok bakımdan yetişkinlerin derisinden farklıdır. Bu farkların bilinmesi ve uygun bir bakım yapılması yenidoğan bebekler için hayati önemi olan bazı komplikasyonların önlenmesini sağlamaktadır.
Derinin bariyer fonksiyonu tam gelişmediği için, yenidoğanlar enfeksiyonlara duyarlıdır. Tüm yeni doğanlarda deri yüzey alanı/hacim oranı yüksektir ve deri yüzeyine uygulanan çeşitli kimyasal maddeler, zehirlenmeye yol açabilmektedir. Ter bezlerinin aktivitesinin düşük olmasına bağlı olarak yenidoğanlarda deri daha kurudur ve su tutma kapasitesi düşüktür. Bu yüzden de kuru deri bariyer fonksiyonunu olumsuz etkiler. Yenidoğanlarda deri PH’ı erişkinlerden yüksektir ve 1ay ile 1yıl arasında erişkin PH’ına ulaşır.
Doğum Sonrası Hijyene Dikkat Edin!
Yenidoğan bir bebek enfeksiyonlara duyarlı olduğu için doğum anından itibaren bebeğe dokunan kişilerin hijyen kurallarına dikkat etmesi gerekir. Bebekle temastan önce ellerin nötral PH’a sahip yumuşak bir sabunla yıkaması önemlidir.
Yenidoğan bir bebek doğum sırasında beyazımsı renkte “verniks kazeoza” denilen koruyucu bir tabaka ile kaplıdır. Verniks kazeoza, anne karnında olduğu gibi doğum sonrası da deri yüzeyinde önemli bir bariyer oluşturur. Bu tabaka antioksidan, antibakteriyel, özelliğe sahiptir. Isı regülasyonuna ve derinin bariyer fonksiyonunun gelişimine yardımcı olur. Bu nedenle günümüzde yenidoğanın hemen doğum sonrası, doğum salonunda temizlenmesi konusundaki yaklaşım olabildiğince verniks kazeozanın korunmasına yöneliktir. Ilık bir su ile ovuşturmadan bebeğin yüz ve gövdesine bulaşan kan ve yaptıysa dışkısının temizlenmesi yeterli olmaktadır.
Yenidoğanda göbek kordonu bölgesi enfeksiyona açık bir bölgedir. Göbek kordonuna doğru şekilde yara bakımı uygulanmalıdır. Bu gün en çok tercih edilen pratik ve güvenli ajanlar povidone iodine, %0.5 klorheksidin ve basitrasin’dir. Bunun yanı sıra; genel hijyen kurallarına dikkat edilmeli, bebek bezi kordonun altında kalmalıdır.
Haftada 3 Kez Banyo Yeterlidir
Aslında bebeklerin doğumdan hemen sonra yıkanmalarına gerek yoktur. İlk banyo, tercihen göbek kordonu düştükten sonra ılık su (34-36°C) İle kısa süreli (maksimum 5 dk), sabun ya da şampuan kullanmadan yaptırılmalıdır. Yaşamın ilk 2 haftasındaki banyolar, sadece su ile olmalı, daha sonra bebekler için üretilmiş, nötral veya hafif asidik yapıda olan, parfüm ve benzeri katkılar içermeyen sabunlar tercih edilmelidir.
Haftada 3 kezden fazla banyo ve bazik PH’lı temizleme ürünleri, deri kuruluğuna ve derinin bariyer görevinin bozulmasına yol açacaktır. Sabunlama elle ve ovuşturmadan yapılmalı bol su ile durulanmalıdır. Yenidoğanda şampuan yerine vücuda kullanılan sabunun tercih edilmesi daha uygundur. Daha sonra göz yakmayan, gözyaşı ile eşit PH da şampuanlara geçilebilir. Banyo sonrası özellikle koltukaltı, boyun ve kasık gibi katlantı yerlerinin kuruduğundan emin olmak üzere tüm cilt yumuşak bir havlu ile kurulanmalıdır.
Yenidoğanda deri daha kurudur ve su tutma kapasitesi daha azdır. Derinin nemli olması, derinin bütünlüğü ve bariyer fonksiyonu için mutlaka gereklidir. Son yıllarda yenidoğanın deri bakımında nemlendirici kullanımı artmakla birlikte doğru olmayan ürün seçimi önemli bir sorundur. Bebeğin cildini tanımak ve buna uygun ürün seçmek gerekir.
Parfüm ve koruyucu madde içeren ürünler toksik etki ve kontakt duyarlılık oluşturma bakımından tercih edilmemelidir. Krem ve losyonlar yenidoğan için yeterli nem sağlayamamaktadır.
Saf vazelin, kolesterol, seramid, palmitat ve linoleik asitin optimal oranlarda bir arada olduğu nemlendiriciler derinin bariyer yapısını en iyi destekleyen ürünlerdir. Nemlendiriciler banyo sonrası cilt kurulandıktan sonra ama tam kurumadan sürülmelidir.
Derinin ıslak kalmaması, idrar ve dışkıyla temasının azaltılması, tahriş edici temizleme yöntemlerinden kaçınılması önemlidir.
■Kumaş bez yerine hazır bez tercih edilmeli
■Bez yeterince sık değiştirilmeli
■Her değişimde bez bölgesi mümkünse ılık su ile yıkanmalı veya ılık su ile ıslatılmış pamuk ile temizlenmeli
Kuruladıktan sonra derinin idrar ve dışkının arasına bariyer oluşturacak şekilde vazelin, çinko oksit, titanyum oksit, beyaz yumuşak parafin içerikli preparatlar kalın bir tabaka halinde uygulanmalıdır.
Peki bebeğinize haftada kaç kez banyo yaptırmalısınız, nasıl bir krem sürmelisiniz ve bez bölgesi bakımını nasıl yapmalısınız? Memorial Antalya Hastanesi Dermatoloji Bölümü’nden Uz. Dr. Lütfiye Çoban, bebek cildinin çok hassas olduğunu belirterek yenidoğan bebeklerin cilt bakımıyla ilgili tavsiyelerde bulundu
Bebeklerin yumuşak ve hassas cildinin özel bir bakıma ihtiyacı vardır.
Yetişkinler için olan ürünler, bebeğiniz için tahriş edici ve alerjik içerikli olabileceği için özellikle bebeklere özel ürünlerin tercih edilmesi önerilir. Cilt bakımı, bebeğin ihtiyacını karşılamaya yönelik olmalıdır.
Alerjik Ürünlere Dikkat!
Sağlıklı bir deri, dış dünya ile vücut arasında bariyer görevi görerek denge oluşturur. Vücuttan dışarıya suyun çıkışını, dışarıdan toksin ve infektif ajanların vücuda geçişini engellemek derinin en önemli görevlerindendir. Yenidoğan derisi pek çok bakımdan yetişkinlerin derisinden farklıdır. Bu farkların bilinmesi ve uygun bir bakım yapılması yenidoğan bebekler için hayati önemi olan bazı komplikasyonların önlenmesini sağlamaktadır.
Derinin bariyer fonksiyonu tam gelişmediği için, yenidoğanlar enfeksiyonlara duyarlıdır. Tüm yeni doğanlarda deri yüzey alanı/hacim oranı yüksektir ve deri yüzeyine uygulanan çeşitli kimyasal maddeler, zehirlenmeye yol açabilmektedir. Ter bezlerinin aktivitesinin düşük olmasına bağlı olarak yenidoğanlarda deri daha kurudur ve su tutma kapasitesi düşüktür. Bu yüzden de kuru deri bariyer fonksiyonunu olumsuz etkiler. Yenidoğanlarda deri PH’ı erişkinlerden yüksektir ve 1ay ile 1yıl arasında erişkin PH’ına ulaşır.
Doğum Sonrası Hijyene Dikkat Edin!
Yenidoğan bir bebek enfeksiyonlara duyarlı olduğu için doğum anından itibaren bebeğe dokunan kişilerin hijyen kurallarına dikkat etmesi gerekir. Bebekle temastan önce ellerin nötral PH’a sahip yumuşak bir sabunla yıkaması önemlidir.
Yenidoğan bir bebek doğum sırasında beyazımsı renkte “verniks kazeoza” denilen koruyucu bir tabaka ile kaplıdır. Verniks kazeoza, anne karnında olduğu gibi doğum sonrası da deri yüzeyinde önemli bir bariyer oluşturur. Bu tabaka antioksidan, antibakteriyel, özelliğe sahiptir. Isı regülasyonuna ve derinin bariyer fonksiyonunun gelişimine yardımcı olur. Bu nedenle günümüzde yenidoğanın hemen doğum sonrası, doğum salonunda temizlenmesi konusundaki yaklaşım olabildiğince verniks kazeozanın korunmasına yöneliktir. Ilık bir su ile ovuşturmadan bebeğin yüz ve gövdesine bulaşan kan ve yaptıysa dışkısının temizlenmesi yeterli olmaktadır.
Yenidoğanda göbek kordonu bölgesi enfeksiyona açık bir bölgedir. Göbek kordonuna doğru şekilde yara bakımı uygulanmalıdır. Bu gün en çok tercih edilen pratik ve güvenli ajanlar povidone iodine, %0.5 klorheksidin ve basitrasin’dir. Bunun yanı sıra; genel hijyen kurallarına dikkat edilmeli, bebek bezi kordonun altında kalmalıdır.
Haftada 3 Kez Banyo Yeterlidir
Aslında bebeklerin doğumdan hemen sonra yıkanmalarına gerek yoktur. İlk banyo, tercihen göbek kordonu düştükten sonra ılık su (34-36°C) İle kısa süreli (maksimum 5 dk), sabun ya da şampuan kullanmadan yaptırılmalıdır. Yaşamın ilk 2 haftasındaki banyolar, sadece su ile olmalı, daha sonra bebekler için üretilmiş, nötral veya hafif asidik yapıda olan, parfüm ve benzeri katkılar içermeyen sabunlar tercih edilmelidir.
Haftada 3 kezden fazla banyo ve bazik PH’lı temizleme ürünleri, deri kuruluğuna ve derinin bariyer görevinin bozulmasına yol açacaktır. Sabunlama elle ve ovuşturmadan yapılmalı bol su ile durulanmalıdır. Yenidoğanda şampuan yerine vücuda kullanılan sabunun tercih edilmesi daha uygundur. Daha sonra göz yakmayan, gözyaşı ile eşit PH da şampuanlara geçilebilir. Banyo sonrası özellikle koltukaltı, boyun ve kasık gibi katlantı yerlerinin kuruduğundan emin olmak üzere tüm cilt yumuşak bir havlu ile kurulanmalıdır.
Yenidoğanda deri daha kurudur ve su tutma kapasitesi daha azdır. Derinin nemli olması, derinin bütünlüğü ve bariyer fonksiyonu için mutlaka gereklidir. Son yıllarda yenidoğanın deri bakımında nemlendirici kullanımı artmakla birlikte doğru olmayan ürün seçimi önemli bir sorundur. Bebeğin cildini tanımak ve buna uygun ürün seçmek gerekir.
Parfüm ve koruyucu madde içeren ürünler toksik etki ve kontakt duyarlılık oluşturma bakımından tercih edilmemelidir. Krem ve losyonlar yenidoğan için yeterli nem sağlayamamaktadır.
Saf vazelin, kolesterol, seramid, palmitat ve linoleik asitin optimal oranlarda bir arada olduğu nemlendiriciler derinin bariyer yapısını en iyi destekleyen ürünlerdir. Nemlendiriciler banyo sonrası cilt kurulandıktan sonra ama tam kurumadan sürülmelidir.
Derinin ıslak kalmaması, idrar ve dışkıyla temasının azaltılması, tahriş edici temizleme yöntemlerinden kaçınılması önemlidir.
■Kumaş bez yerine hazır bez tercih edilmeli
■Bez yeterince sık değiştirilmeli
■Her değişimde bez bölgesi mümkünse ılık su ile yıkanmalı veya ılık su ile ıslatılmış pamuk ile temizlenmeli
Kuruladıktan sonra derinin idrar ve dışkının arasına bariyer oluşturacak şekilde vazelin, çinko oksit, titanyum oksit, beyaz yumuşak parafin içerikli preparatlar kalın bir tabaka halinde uygulanmalıdır.
Çocuklarımız hayatımızdaki en değerli varlıklarımızdır. Onlar için her şeyin en iyisini, en güzelini yapmaya çalışır, elimizden geldiğince örnek birey olmak isteriz. Onları toplum içinde nasıl davranmaları gerektiği konusunda eğitir hatta bazen aşırı müdahalelerimizle haddinden fazla sıkarız.
Bu eğitim sürecinde bazı davranışlar vardır ki, birçok aile bu davranışların, çocuklarının ilerideki hayatlarını ve cinsel tercihlerini etkileyeceğini düşündükleri için asla tolerans göstermezler. Ayrıca sosyal etkilerden dolayı da kendilerini etrafındaki insanların düşüncelerine karşı koruma altına almaya çalışırlar.
Kız ve erkek çocukların cinsiyetlerine göre farklı davranmasını isterler mesela. Kızlarının daha kibar, nazik, evcil olmasını teşvik ederler. Erkek çocuklarının ise daha aktif, keşfedici, atılgan ve girişken oyunlar oynamasından hoşlanırlar. Kızları çok saldırgan ya da erkek çocukları çok sessiz ve sakin ise onları değiştirmeye çalışırlar çoğu zaman. Erkeklere ve kızlara oyuncaklar alırken de bunları göz önünde bulundurulur.
Kızlardan oyuncak bebeklerle, çay-fincan setleri ile evcilik oynamaları beklenirken, erkeklerin de arabalar, toplar ve tabancalar ile oynamaları uygun görülür. Oğlunuzun oyuncak bebekle ya da kızınızın arabayla oynadığını fark ettiğinizde paniğe kapılır, çoğu zaman bu tarz davranışların çocuklarınızın gelecekte eşcinsel olmasına neden olabileceğini ya da bunun ilerisi için bir belirti olduğunu düşünürsünüz.
Aileler çocukların bu tür davranışlarını değiştirmede çok sert olmamalıdır çünkü bu yöndeki davranışlar, dünyayı keşfetmekte olan çocukların cesaretini kırabilir ve korkak birer birey olmalarına yol açabilir.
Meraklı olduğu için tepki ile karşılaşan bir çocuk, keşfetmemesi gerektiğini öğrenir. Kimi zaman tamamen içine kapanabilir ya da tam tersi olarak dikkat için ailelerin endişe duyduğu ve hoşuna gitmeyen bu davranışları devam ettirirler.
Eğer çocukluk çağında karşı cinsteki çocuklardan hoşlanmazlarsa, oyunlarında karşı cins rolünü oynarlarsa endişelenmeyin, bu normal bir davranış olabilir, uygun sosyal davranışları ve rollerini öğrenmesinde yardımcı olabilir.
Eğer çocuklar dünyalarını güvenli bir şekilde keşfetmeye cesaretlendirilirse kadın ve erkeğe özgü davranış biçimlerini gözlemlerler ve ailelerinin yardımıyla kendi sınırlarını çizerler.
Bu yüzden çocuğunuzu hem fiziki hem de sosyal yönden kendi dünyalarını keşfetmeleri için cesaretlendirmeyi deneyin.
Eğer çocuğunuz cinsiyet içerikli davranışlarda bulunuyorsa endişelenmeyin, çocuklar yeni olan şeylere ilgi duyarlar ve yeni bir şey ve daha birçok şey onlara yeni gelebilir çünkü sizlerden çok daha az şeyi tecrübe etmişlerdir.
Araştırma Örneği
3 yaş çocukları üzerinde yapılan bir araştırmada kıyafet giyme oyunu oynarken bir erkek çocuğun kız kıyafetlerini giymek için direttiğini gözlemlemişlerdir.
Daha sonraki araştırmalarda ise bu çocuğun kız kardeşinin çok iyi bir dansçı olduğu ve dans yarışmasını kazanarak ödül aldığı, bu durumun erkek çocuğu etkilediği ve bundan dolayı da onun gibi davranarak (Onun gibi giyinip dans ederek) aynı şekilde kabul görmeyi düşündüğü anlaşılmıştır.
Çocuklarımızda böyle durumlarla karşılaştığımızda bu gibi nedenleri de irdelemekte fayda vardır. Bu demek oluyor ki, eğer oğlunuz bebekle ya da kızınız arabalarla oynarsa cinsiyetle alakası olmayan başka bir etken bu davranışın nedeninde rol oynayabilir.
Psikolog Dr. Alan Martin
Ellili yılların bebekleri Dr. Spock
bebekleri idi. Altmış ve yetmişli bebekler tamamıyla doğaldı. Seksenlerin minik hiperaktif canavarları, bugün yerini kendi kendini yatıştıran naif bebeklere bıraktı.
Uyandığında hemen başparmağını ağzına götürüp ağlamayan bu bebekler, gece öğünlerini geçiştirir oldular. Kulağa tam da 21. yy annelerinin ihtiyacı olan bebeklermiş gibi geliyor, öyle değil mi? Parmaklarını emerek günlük hayatında sizi seyre dalan seyirciler gibi.
Eğer yeni anneyseniz kafanızda oluşması muhtemel iki soruyu da biliyorum. İlki “sorun bunun neresinde?”, diğeri “benim çocuğum neden bahsedilen gibi değil?”.
Bebekler doğduklarında ağlama dürtüsü ile doludurlar. İhtiyaçlarını ağlayarak elde etmek, sahip oldukları tek seçenektir. Bu şekilde annelerine de annelik yapmayı öğretmiş olurlar. Ağlamayan bebeğinizin ne zaman acıktığını, ne zaman sıkılıp, kucağa alınmak istediğini nasıl anlayabilirsiniz ki? Belki tüm vaktini yeni bebeğine adayan anneler, ağlamayan bebeklerinin tüm ihtiyaçlarını karşılayabiliyor olabilirler ama daha yoğun ve dikkatsiz olan annelerin ağlamayan bebeklerin ne zaman, neye ihtiyacı olduğunu tahmin etmeleri çok güç.
Bebeğinizin kendi kendini kontrol etmesi, elbette bir anne olarak onda olmasını istediğiniz bir özellik, ancak acele etmenize gerek yok. Bu alışkanlığı zaman içinde ve daha sağlıklı bir şekilde, sizin de yardımınızla kazanabilir. Yapmanız gerekenleri doğru zamanda ve yeterli dozda yaparsanız zaten her şey otomatik olarak gelişecektir.
İşe, bebeğinizin isteklerini, kendisinin karşılayabilecek kabiliyeti olmadığını kabul ederek başlayabilirsiniz. Yardıma ihtiyacı olduğunda ona uzattığınız el, ona bu dünyada isteklerinin karşılanabileceğini öğretir ve her defasında size ve kendine olan güvenini artırır. Sıkıntılarının ardından yardımınızla tecrübe ettiği rahatlama, bir süre sonra alışkanlığa dönüşür. Siz de bunu zamanla gözlemlersiniz. Biraz büyüdüğünde bebeğinizin yardımına her seferinde biraz daha geç yanıt verirseniz, zamanla kendi ihtiyaçlarını giderme yoluna gidecektir. Ancak bunun için acele etmemelisiniz.
Bu sürecin ne zaman başlayacağı konusunda sizlere kesin bir tarih veremem, çünkü bu kişiden kişiye değişir. Emin olduğum tek şey bunun öyle ya da böyle zamanla oturacağı. Sizin yapmanız gereken, bebeğiniz için uygun zamanın gelmesini sabırla beklemek. Sızlanmaların ağlamaya dönüştüğü an, yardımına koşmak için hiç vakit kaybetmeyin.
Onu ağlamaya terk edip kendi kendine susmasını sağlayabilirsiniz ama bunun bebeğiniz için ne kadar sağlıklı olduğu tartışılır. Bebeğiniz ihtiyacı karşılandığı için değil, umutsuzluktan susmayı tercih ettiğinden, büyüdüğünde de karamsar bir yapıya sahip olması çok olası. Size olan güveni sarsılır ve tüm negatif hisleri hem size, hem kendine olan güvenini kaybetmesine yol acar.
Ağlayan bebeğinizin kendi kendine susmasını beklemek, aslında sizin için de çok kolay değil. Yeni bir annenin içini en çok sızlatan şey, minik bebeğinin mutsuzluğudur. Ancak bugün o kadar çok kitapta bebeğinizin ilk andan itibaren kendi ayaklan üzerinde durması gerektiğinden söz ediliyor ki, kafanız kanşıyor. Bu tip kitaplarda verilen öğütlerin, yoğun anne babaların vicdanlarına iyi gelmesi için yazılmış olduğunu aklınızdan çıkarmayıp, bebeğinizin sağlıklı bir bireye dönüşebilmesi için elinizden geleni yapın.
İşinize geri dönme vakti geldiğinde, sizin yerinize bebeğinizi mutlu edecek pek çok vekil, araç gereç var. Biberon, emzik, ses kayıt cihazları v.s. Tüm bunlan kullanmanızda sakınca yok ancak bebeğinizin asıl ihtiyaç duyduğu şeyin anne şefkati olduğunu unutmayıp, bunlan zorunlu haller dışında kullanmamaya özen gösterin. Bebeğiniz büyüyüp bir çocuk hatta bir yetişkin olduğunda bile, ihtiyacı olduğunda sanlacağı sımsıcak kolların varlığından haberdar olsun. Aksi takdirde geçici huzur veren zararlı alışkanlıklar edinebilir.
Ağlayan bebeklerinin kendi kendilerine susmasını bekleyip, onları terbiye ettiklerini düşünen anne babalarının, bebekliklerinde aynı işlemden geçip geçmediklerini hep merak etmişimdir. Ağlamak bebeklerin tek iletişim kaynağıdır. Bebeğinizin tek iletişim kaynağını törpülemek suretiyle elinden alan annelerin annelik duygusunu tam olarak tatmaları mümkün değildir. Bu yöntemi uygulayan anneler, yalnızca bebeklerinin lisanlarını değil, kendi annelik duygularını da törpülerler. Yapılan çalışmalar, yeni annelerin bebekleri ağladığında kan basınçlarının yükseldiğini göstermiştir. Tüm bu biyolojik tepkimelerin bir nedeni olsa gerek. Onlara kulak verip, bebeğiniz ve sizin aranızda oluşacak olan muhteşem bağı zedelememenizi tavsiye ederim.
Kabızlık sorunu, çocuklarda gittikçe daha sık görülmeye başlayan bir rahatsızlık. Çocuğun günlük yaşantısını başta ciddi bir şekilde etkilememesine rağmen; ilerleyen süreçte kendini rahatsız hissetmesine ve bunu dışa vurmasına sebep oluyor. Bu dönemde anne ve babanın kabız olan çocuğa yaklaşımı ise çok önemli.
Doğru bilgi birikimine sahip olan aileler, çocuğun sağlığı açısından daha dikkatli adımlar atabiliyorlar. Memorial Ataşehir Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Bölümü’nden Uz. Dr. Özlen Kaya Çardak, ebeveynlere kabızlık konusunda daha iyi bir gözlemci olmalarını tavsiye ederek “çocuklarda kabızlık ve tedavisi” hakkında bilgi verdi.
Her çocuğun tuvalete gitme sıklığı farklıdır
Kabızlık, sindirim sisteminin yavaşlamasına bağlı olarak dışkılamanın azalması ve ağrılı bir şekle dönüşmesi olarak tanımlanabilir. Dışkı sayısı her yaştaki çocuğa göre farklılık gösterdiği için kabızlığı tarif ederken günlük dışkılama sayısı olarak kesin bir sayı vermek doğru değildir.
Bir çocuk için normal kabul edilen diğer çocuk için normal olmayabilir. Örneğin; 2 yaşındaki bir çocuk 2 günde bir ama yumuşak dışkı yapıyorsa bu durum normaldir. Aynı yaştaki bir diğer çocuk her gün 1 kez yapıyor; ama dışkı sert ve ağrılı ise bu kabızlık olarak kabul edilir.
Bağırsak alışkanlığı normal dediğimiz bir çocukta dışkı sayısı kaç günde bir olursa olsun o esnada ağrı duyulmaması gerekir. Bebekler 1-2 aylıkken günde 5-6 kez dışkı yapabilirken, 1 yaş sonrası bu sayı günde 1-2 olabilir. Daha büyük çocuklarda 2 günde bir kez dışkılama bile normal kabul edilebilir.
Mama ile beslenen bebeklerde kabızlık riski daha fazladır
Anne sütü ile beslenen yenidoğan bebeklerde kabızlık çok nadir görülür; ancak mama ile beslenen bebeklerde kabızlık riski daha fazladır. Eğer anne sütü alan bir bebekte kabızlık gözleniyorsa; annenin diyetini düzenlenmesi ve yine annenin kabızlık yapıcı besinlerden (patates, pilav, makarna, muz gibi) uzak durması gibi küçük önlemler alınabilir.
Küçük bebeklerde kabızlık olmaksızın aşırı ıkınma ve bu esnada kızarma olabilir. Bebeklerin kaka yaparken yüzünün kızarması ve ıkınmasını anneler yanlışlıkla kabızlık olarak yorumlayabilirler. Bu durumda eğer; bebeğinizin yaptığı dışkı kıvamı yumuşaksa ve en az günde 1 kez dışkılıyorsa bu durum normal kabul edilebilir.
Bebeğim neden kabız oldu?
Kabızlık bir hastalık değil belirtidir. Birçok hastalık, ilaç ya da bazı durumlar kabızlığa sebep olur. Kabızlığın en sık görülen nedeni düzensiz beslenme alışkanlıkları sonucu gelişen kabızlık ve çözüm olarak da kabızlık ilaçlarının uygunsuz kullanılmasıdır. Bunun için öncelikle kabızlığın sebebinin bulunması tedavinin başarısı açısından önemlidir.
Kabızlığın nedenlerini şöyle sıralayabiliriz:
Psikososyal Nedenler (Fonksiyonel- İdiopatik Kabızlık): Dışkılama esnasında duyulan ağrıya bağlı istemli olarak dışkı tutma ve bunu alışkanlık haline getirmek.
Beslenme Hataları: Yetersiz beslenme, günde 500 ml’den fazla inek sütü tüketme, sebze ve meyve gibi lifli gıdalardan yeteri kadar tüketmeme, ek besinlere geçişte yapılan hatalar.
Sindirim sisteminin yapısal sorunları: Makatta yırtık (anal fissür), apse, anüsün doğuştan öne doğru yerleşimli olması vb…
İlaç Etkileri: Antidepresan ilaçlar, anti kolinerjik ilaçların kullanımı.
Endokrin sorunlar: Hipotiroid (Tiroid hormonunun yetersiz oluşu) ve hipokalsemi gibi hormonlarla ilgili problemlerdir.
Çocuğunuzu “Tuvalete gitmezsem ağrım da olmaz” düşüncesinden vazgeçirin
Kabızlığa ilişkin tüm bu nedenler arasında en sık fonksiyonel kabızlığa rastlanır. Bu tip kabızlık aslında altta yatan hiçbir tıbbi problem olmadan kabız olan çocuklarda değişik psikososyal nedenlere bağlı gelişir.
Bebeklerin 3-4 aylık olmasıyla normal olarak dışkı sayıları azalır. Bu dönemde eskiye göre sertleşen dışkı kalın bağırsağın son kısmında zorlanmalara ve küçük çatlaklara neden olur. Bebek, dışkılama esnasında ağrı duyar ve bu ağrı nedeniyle dışkılama hissi olduğunda otomatik olarak makat kaslarını kasar ve ağrı hissini en aza indirmeye çalışır.
Tutulan dışkı giderek daha çok sertleşir ve bir “kısır döngü” ortaya çıkar. Çocukta “tuvaletimi yapmazsam ağrım da olmayacak” düşüncesi yerleşeceğinden bu şekilde dışkısını 8-10 gün tutan çocuklar da olabilir.